VAROLUŞÇULUK / JEAN PAUL SARTRE

   Kitabın yazarından önce çevirmeni Asım Bezirci’ye değineceğim. Edebiyatımızın önemli yazarları üzerine bir kitap elime geçtiğinde çoğu zaman Asım Bezirci, inceleme yazarı ve eleştirmen olarak karşıma çıkıyor. Ve izlenimlerimi yazacağım, Sartre’ın “Varoluşçuluk” kitabının çevirmenine baktığımda da Asım Bezirci ile karşılaştım. Böylesine değerli bir kişinin hiç hak etmediği (kimsenin hak etmeyeceği) bir şekilde aramızdan ayrılması ne kadar acı… Esas bu acıyı onun yokluğunda bizler çekiyoruz. O bıraktığı değerlerle aramızda hep var olacak.

    Asım Bezirci, çevirisini yaptığı, Yazko tarafından yayınlanan, 4. basımını aldığım bu kitapta “Türkiye’de Varoluşçuluk” diye kısa bir bölüm de ayırmış. II. Dünya Savaşı’nın ertesinde ülkemizde de varoluşçuluğun etkileri görülür. Dergilerde tanıtım yazılarına, çevirilere, ortak çalışmalara, inceleme ve eleştirilere yer verilir. Ve Bezirci’nin kitabı çevirdiği dönem olan 80’lı yılların başı itibariyle edebiyatımız yazarlarından eserlerinde varoluşçuluğun etkilerinin görüldüğü kişilere değinmiş: Demir Özlü “Bunaltı ve Soluma”  adlı hikâye kitapları, Ferit Edgü’nün birkaç hikâyesi, Orhan Duru, Bilge Karasu, Adnan Özyalçıner, Leylâ Erbil’de parça parça varoluş izleri görüldüğünü, varoluşçu olmadıkları halde Edip Cansever, Turgut Uyar, Ahmet Oktay örnekleri vererek bazı şairlerimizin şiirlerinde yabancılaşma, yalnızlık, bunaltı gibi varoluşçuluğa özgü temaları barındırdığını belirtmiş.

    Asım Bezirci, Gaetan Picon ve Laffont Bompiani’nin, kitabın çevirisinin başında varoluşçuluk ve Sartre’a ilişkin inceleme ve eleştirileriyle geniş bir kaynakça yer almaktadır. Bu konuda araştırma yapmak isteyenler için çok önemli bir başvuru kılavuzu olacaktır.

    Kitapta ağırlıklı olarak varoluşçuluğa Sartre’nin penceresinden yer verilse de, farklı bakış açıları, dünya görüşleri doğrultusunda da anlayışlar, eleştiriler mevcut. Ben, kitaba dair izlenimlerimi size aktarırken sadece Sartre’ın görüşlerine kısaca yer verdim. Çağdaş varoluşçuların uzlaştığı nokta: varoluş mimarisi, olanakları arasından yapılacak seçiminin içerdiği tehlikenin başında, insanın çeşitli iç ve dış koşullar altında kendini bir eşya gibi duyması; yabancılaşmanın gelmesiydi.     

    “İnsanda -ama yalnız insanda- varoluş özden önce gelir. Bu demektir ki, insan önce vardır; sonra şöyle ya da böyle olur. Çünkü o, özünü kendi yaratır. Nasıl mı? Şöyle: Dünyaya atılarak, orada acı çekerek, savaşarak yavaş yavaş kendini belirler. Bu belirlenme yolu hiç kapanmaz, her zaman açıktır…” Sartre varoluşçuluğun birkaç ana özelliğini verip tanımını yapmıyor. Kitapta bu tanımın yapılmasından ziyade, varoluşçuluğun belirtileri, ürünleri, kaynakları, konuları ve özellikleri üzerinde durmanın önemi vurgulanıyor.

   Varoluşçuluğun bir dünya sorunu ve uluslar arası bir ilgi konusu olmasında Sartre’ın payı büyüktür. Sartre felsefeci, sanatçı, denemeci ve eleştirmen olmasının yanı sıra çağının ana sorunlarını çözümleyen, tartışan bir düşünür, yaşadığı dönemin (acaba sadece yaşadığı dönem mi?) insanının durumunu ortaya koyan bir yazar ve bu durumun değişmesini isteyen bir politikacıdır da… “«İnsanın toplumsal ve kişisel durumunu değiştirmek isteyenlerin yanındayız» diyen ve çağına sımsıkı bağlanan bir eylemci… Özgürlüğü her şeyin üstünde tutan bir savaşçı…”

    Kararsızlık ve bağlanma da özgürlük olamaz mı? Sartre’a göre olur çünkü; özgürlük kişiyi her an bir seçme yapmaya iten dış bir yöneltinin ve gereksinmenin yokluğundan gelir. Özgürlük bu yöneltinin, bu gerekirliğin, bu belirlenmenin bulunmayışından başka bir şey değildir. Belli bir edim biçimine tutsak olmayan özgürlük, varoluşun ördüğü kaçınılmaz, değişmez, ortaklaşa bir kumaştır. Özgürlük hem kişinin kendisinin, hem de başkalarının özgürlüğünü gerektirir.

    Bunaltı… Bunaltı, kişinin hayatında bir yerde sorumluluk duygusunda yani eylem ve ahlâkta buluşur. Varoluşçulukta ahlâk insanın kökten özgürlüğüne yaslanır: «İnsan özgür olmaya mahkumdur.»  Burada söz konusu olan, insanı eylemsizliğe, durgunluğa götüren bir bunaltı değildir. Sorumlulukları olan herkesin bildiği yalınç (basit) bir bulantı. Bunaltı, bizi eylemle birleştirir, harekete götüren bir olay olarak eylemin bir parçasıdır.

    Kötümserlik… İnsanın köklü özgürlük duygusu olan kötümserlik yardımıyla eylemlerimizi yargılayabiliriz. Aslında bu bir çeşit «iyimserlikte katılık»tır. Bu katı iyimserlik sayesinde insanların eksikliklerini, kusurlarını hoş gören bir sorumluluk tanınmaz. Varoluşçuluk bir eylem ve özgürlük hümanizmasıdır.  Varoluşçuluk, insanı bir son, bir amaç olarak ele almaz, bilir ki her zaman yapacak bir işi olacaktır onun, asla son bulmayacaktır.

    Öznelcilik… Nesne gibi görülmek istenmeyen insan… Özneler arası ilişkileri kapsayan öznelciliğe göre; insanın varoluşu ancak başkalarıyla olan ilişkilerine göre belirlenir, evrenselliği de özünde değil durumundadır: her insan durumunun somut gerçekliğiyle öbür insanlara bağlanır. İşte bunun için, özgürlük, hem tek insan için hem de bütün insanlar için istenmelidir (bütün insanları seçerken insan kendini de seçer). Bu da her gün yeniden kazanılacak olan açık bir insancılıktır.  Yani buradaki öznellik, aşırı bireysel bir öznellik değildir. «Başkası» kişinin hem varoluşu, hem de kendisini bilmesi için gereklidir.

    Bırakılmışlık… Sartre, bunaltı ile birlikte yürüyen bırakılmışlığa dair «ne olursa olsun, insanın yapacağı bir gelecek vardır, el değmemiş bir yarın onu bekler» diye anlamanın doğru olduğunu vurgular. Ve eğer değerler, bir yol göstermiyorsa, geniş ve belirsizse, içgüdülere uyulmalı, ona göre davranılması gerektiğini önerir.

    Yaşanan bir duygu ile yaşanmış gibi gösterilen bir duygunun ayrımının zorluğu… Bir şeyi duymak ve duyar gibi görünmek… Aralarındaki ayrımı çıkarmanın güçlüğü… Bu yüzden duygunun önderliğinde yürümek ne derece doğrudur? Yapılan hareketlerle oluşan duygunun değeri edimlerden sonra ortaya çıkar.

    Umutsuzluk… Umutsuzluk, «irademize bağlı olan şeylere ya da eylemimize yol açan olasılıklara (ihtimallere) güvenmekle yetineceğiz» demektir. Descartes’in dediği gibi «Dünyadan çok kendinizi yenin!»

    Varoluşçuluk eylemsizliğe karşıdır çünkü ancak eylem içinde, iş içinde gerçeklik vardır. Hayatının, edimlerinin toplamından ibaret olan insan, kendini gerçekleştirdiği ölçüde vardır. Hayaller ve umutlar, insanı olumsuzca tanımlar. Bir girişimler zinciri olan insan, bu girişimleri yaratan bağlantıların toplamı, örülüşü ve bütünüdür. Kişinin kurtuluşu, çalışmakla yani eylemle kendisini insancıl bir varlık olarak kurmasıyla olacaktır.

   İyimser bir öğreti olan varoluşçuluk, insanı eylemle tanımlar, davranışla yargılar.

   Seçiş ve öznellik… Seçmek, kişinin elindedir. Kişinin elinde olmayan seçmemektir. “Seçmemek” de bir çeşit seçmedir. Bir ahlâk seçmeden yapamayan insan, ahlâkını seçerken kendi kendini de kurar.

   Varoluşçuluğun ilk işi, devrimci istemlerin doğuşuna yol açabildiği ölçüde, kendini eleştirmek olmalıdır.

   Kitabın 96. sayfasındaki “sonuçlar” bölümünde şöyle denmektedir: “İnsan kendini bulmalı, özünü elde etmeli ve şuna da inanmalıdır: Hiçbir şey, -Tanrının varlığını gösteren en değerli kanıt (delil) dahi-, kişioğlunu kendinden, benliğinden kurtaramaz. Varoluşçuluk bir çeşit iyimserliktir bu anlamda, bir çeşit eylem, çalışma öğretisidir.”

   Bunaltı, kötümserlik, umutsuzluk, öznellik gibi varoluşçuluğa özgü belli başlı temalar genelde boş vermişliği ve hareketsizliği  çağrıştırır gibi görülür. Ama görünen köy bal gibi kılavuz ister.  Köyü sadece görerek tanımak istiyorsanız zaten boş verip hareketsizliği yeğlemişsinizdir. Ama köye adım atıp orada yaşamayı seçerseniz hiçbir şeyin görüldüğü gibi olmadığını fark edersiniz. Fark etmek istiyor musunuz? Yoksa fark etmeden yaşamayı mı yeğliyorsunuz? Seçim sizin.

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !