KORKUYU BEKLERKEN / OĞUZ ATAY

    Yazarın kitabında sekiz öykü bulunmakta. İlk hikaye “Beyaz Mantolu Adam”. Kalabalığın içinde başarısız ve parasızdır. Başkaları tarafından kendisine hep bir iş yüklenir; bavul taşır, yük taşır… Elbise ve kumaşların olduğu bir dükkanda beyaz bir manto ilgisini çeker, alır ve giyer. Gittiği her kalabalıkta dikkat çeker, sorgulanır. Herkes kendine göre bir tanımlama yapar onun için. Rahatsız edildiğinde kaçmak dışında o kadar tepkisizdir ki, bir dükkan sahibi tarafından vitrine manken olarak konulduğunda bile sesini çıkarmaz. Dükkanda onun sayesinde iyi satış yapılır. Oradan da  kaçar, dolaşır, trene biner, deniz kıyısına halk plajına gider. Kimseye bir şey yapmayan, konuşmayan, kendi halindeki beyaz mantolu adam yine ilgi çekip insanları başına toplar. Varsayımlarda bulunurlar kendisi hakkında; kimine göre hasta, kimine göre deli, kimine göre de sapıktır. Onlardan da kaçar, denize doğru gider, ilerler ve gözden kaybolur. Bir genç ve diğerleri onu kurtarmak için çabalar ama geç kalırlar.
    İkinci hikâye “Unutulan”. Tozlu, böcekli tavan arasından seslenir sevgilisine. Kitaplardan, hayatı boyunca ilgi aradığından bahseder. Karanlık olduğunda bir el feneri uzanır delikten. El fenerini eşyalara tuttuğunda , o eşyaların sahibi olan yakınlarını, onların hayatlarını düşünür, sorgular. Ve bir elinde silahla örümcek bağlamış eski sevgilisini görür. Hiç değişmemiştir kendisine göre. Onsuz yaşayamayacağını düşünür. Kendisini öldürdüğünü duymamış, iş güç arasında da tavan arasına çıkmamıştır. Elbisesinin çürümüş bir yerine dokunduğunda bir sürü hamamböceği çıkar sevgilisinin cesedinden. İlişkilerini sorgular. Aşağıdan şimdiki sevgilisinin seslenir.
    Üçüncü hikâye kitaba da adını veren “Korkuyu Beklerken”. Evine doğru giderken kendisine miskin gözlerle bakan köpekler ilk defa havlar, takip eder. Evine girdiğinde kendini sorgular ve şöyle der:”Yalnız korkmaktan korktukça yalnızlığım artıyor”. Bilmediği bir dilde yazılmış bir mektup bulur evinde. Bu mektubu kimin yazmış olabileceğini düşünür; hizmetçinin kızı mıdır yoksa evinin bulunduğu sokaktaki yabancılar ya da elçiler midir? Üniversitede ölü diller üzerine öğretim görevlisi olan arkadaşını arar, mektubu gösterir. Arkadaşına göre bu mektubu gizli mezheplerden biri yollamıştır. Mektupta :”Mektubu aldığınız andan itibaren evinizden çıkmamanızı kesinlikle bildiririz. Dikkat! Sizi uyarırız!” gibi şeyler yazmaktadır. Arkadaşı korktun mu diyerek güler. Bir süre düzenli günler geçirir; işte, evde, otobüste kitap okur, Latince çalışır, sinemaya gider. Postacı, öğretim görevlisi arkadaşının mektubun tam çevirisini yaptığı bir mektup getirir. Ve mektupta yazdığı gibi evden çıkmaz, kendini ölecekmiş gibi hisseder hatta ölümü sonrasını düşünür. Onun düşüncelerini olduğu gibi aktaralım:“Sanki, kime yazıldığı bile belli olmayan bu mektubu almadan önce yaşamamıştım, şimdi zaten yaşamıyordum. Bütün hafızamı, hayal gücümü zorluyordum; geçmişe ait bir şeyler hatırlamak, bir şeyler görmek istiyordum. Olmuyordu. Aslında düşününce, canım şu zamanda şöyle olmuştu, annemin yüzü beyazdı ve yatay çizgiliydi, okula başladığım gün ne kadar korkmuştum diyebiliyordum. Fakat, mesele bu değildi; mesele, bir şeyleri, sıcak bir çorbanın kokusunu duyar gibi hissedebilmekti. Bense bunu hiç becerememiştim. Ne tabiatı, ne insanları, ne de olup bitenleri hiç sevmemiştim; kendimi bile, kendi yaptıklarımı bile.” Evdeki evrakları, kağıtları yırtar atar ve tüm zamanlarını sorgular, saptamalarda bulunur: “Bu kötü hayatı sanki doğmadan önce yaşamıştım; kendime yakıştırdığım yaşantıları doğmadan önce de okumuştum. Kötülüklerimin bile kendime, öz varlığıma ait olduğuna inanmıyordum.” Sonunda evden çıkar ve dış dünyanın içinde yer almaya çalışır hem de toplumun çoğunluğunun öngördüğü ilişkiler içinde. Kendisine mektup gönderen mezhebin ismi ‘Ubar-Metenga’dır. Mezhebin anlamı ve ‘suç’ kavramı üzerine düşünür. Sürpriz olaylar da gelir başına. Bir süre sonra bazı çiftlere, Ubar-Metenga mezhebinin kendisine gönderdiği mektupları gönderir. Polise gider ve bu mektupları kendisinin yazdığını söyler.
    Dördüncü hikâye, kendinden, beraber olduğu kadından, köpeğinden, başından geçenlerden ayrıntılarla bahseden bir kişinin tüm bu olayları yazdığı ama göndermediği “Bir Mektup” üzerine.
    Beşinci hikâye “Ne Evet Ne Hayır”, lise mezunu bir kişinin çeşitli işlerde çalışıp askerliğini yaptıktan sonra bir gazetede çalışması ve “gönül postası” bölümünde görevlendirilmesini anlatıyor. Saplantılı bir aşkın tutsağı olmuş bir gencin kendisine yazdığı mektup ilgisini çeker. Mektubu yazan gencin sevdiği kız, kendisine ‘ne evet ne hayır’ demiştir.
    Tuğrul bey eksenli altıncı hikâye olan “Tahta at”, adından da anlaşılacağı gibi Çanakkale şehrimizde Troya’da yer alan, şehri almak için içinde askerlerin gizlendiği ‘Tahta At’dan yola çıkmış.
    Yedinci hikâye “Babama Mektup”, babasının ölümünün ikinci yılında bir oğulun babasına yazdığı dokunaklı bir mektup üzerine.
    Ve son olarak sekizinci hikâye “Demiryolu hikâyecileri – Bir Rüya”. Bu hikâye de, büyük şehirlerden uzak bir dağ başı kasabasında demiryolu istasyonunda çalışan üç hikâyeci üzerine. Bu üç kişi yazdıkları öyküleri istasyondan geçen tren yolcularına satarlar. Ümitleri gece yarısından sonra geçen tek eksprese bağlıdır çünkü; bu saatte diğer seyyar satıcılar gelmediklerinden satış yapma olasılıkları daha fazladır.
    Oğuz Atay’ın öykülerini okuduğumda, özellikle de kitaba ismini veren “Korkuyu Beklerken” ve “Beyaz Mantolu Adam” ile “Unutulan” ve de “Bir Mektup”, Kafka’nın “Hikâyeler”ini çağrıştırdı. Bu çağrışımın nedeni; Oğuz Atay’ın da öykülerinin de simgesel nitelikler taşıması. Simgesel nitelikler taşıyor ama aynı zamanda yalın bir dil kullanılmış. Hikâyelerin hepsinde ağırlıklı olarak yer alan temalarsa; “korkular”, “yalnızlık”, “yabancılaşma” ve “güvensizlik” , “anlamsızlık” ,“suçluluk”. Hikâyelerde ‘birey’ ana eksende yer almakta ve içinde yaşadığı ortamla yani toplumla da çatışmaktadır. Ama bu özellikle yapılan şiddetli bir çatışma değil bana göre. Aslında hikâyelerde yer alanlar kendi hallerinde kişiler. Ancak toplumun biçimlendirmek istediği normları bir bakıma ret ettiklerinden acımasızca sorgulanırlar. Bu sorgulama özellikle “Beyaz Mantolu Adam” öyküsünde daha yoğun görülmekte. Tüm öykülerdeki kişiler kendi özlerini dış dünya karşısında sürekli sorgularlar ve kendilerini aşmaya çalışırlar. Bu anlamda bir bakıma varoluşçudurlar. Varoluşçudurlar çünkü; bilinçlerinde, kendilerine ilişkin olan, kendi içlerinde oluşan, gelişen ve değişen özellikleriyle çevrilidir yaşamları yani öznellikleri ağırlıktadır. Bazen bu ağırlık içinde ezilirler, kendileriyle olan hesaplaşmalarında yenik düşerler. Tüm bunlarsa modern insana ait veriler.
    Oğuz Atay’ın hikâyelerindeki kişilerin belleği üzerindeki etkiler, bazen de bilinçaltındaki izlenimler, zaman zaman birbirinden kopuk düşünceler, çağrışımlarla yer almasından dolayı bana ‘bilinç akımı tekniği’ni anımsattı. Anımsamaktan öte 1973 yılında yani ben üç yaşındayken ilk baskısı yapılan “Korkuyu Beklerken”, çağdaş Türk edebiyatında önemli bir yeri olan Oğuz Atay’ı her zaman okunacak bir yazar olarak çıkaracak karşımıza.Yazarın kitabında sekiz öykü bulunmakta. İlk hikaye “Beyaz Mantolu Adam”. Kalabalığın içinde başarısız ve parasızdır. Başkaları tarafından kendisine hep bir iş yüklenir; bavul taşır, yük taşır… Elbise ve kumaşların olduğu bir dükkanda beyaz bir manto ilgisini çeker, alır ve giyer. Gittiği her kalabalıkta dikkat çeker, sorgulanır. Herkes kendine göre bir tanımlama yapar onun için. Rahatsız edildiğinde kaçmak dışında o kadar tepkisizdir ki, bir dükkan sahibi tarafından vitrine manken olarak konulduğunda bile sesini çıkarmaz. Dükkanda onun sayesinde iyi satış yapılır. Oradan da  kaçar, dolaşır, trene biner, deniz kıyısına halk plajına gider. Kimseye bir şey yapmayan, konuşmayan, kendi halindeki beyaz mantolu adam yine ilgi çekip insanları başına toplar. Varsayımlarda bulunurlar kendisi hakkında; kimine göre hasta, kimine göre deli, kimine göre de sapıktır. Onlardan da kaçar, denize doğru gider, ilerler ve gözden kaybolur. Bir genç ve diğerleri onu kurtarmak için çabalar ama geç kalırlar.
    İkinci hikâye “Unutulan”. Tozlu, böcekli tavan arasından seslenir sevgilisine. Kitaplardan, hayatı boyunca ilgi aradığından bahseder. Karanlık olduğunda bir el feneri uzanır delikten. El fenerini eşyalara tuttuğunda , o eşyaların sahibi olan yakınlarını, onların hayatlarını düşünür, sorgular. Ve bir elinde silahla örümcek bağlamış eski sevgilisini görür. Hiç değişmemiştir kendisine göre. Onsuz yaşayamayacağını düşünür. Kendisini öldürdüğünü duymamış, iş güç arasında da tavan arasına çıkmamıştır. Elbisesinin çürümüş bir yerine dokunduğunda bir sürü hamamböceği çıkar sevgilisinin cesedinden. İlişkilerini sorgular. Aşağıdan şimdiki sevgilisinin seslenir.
    Üçüncü hikâye kitaba da adını veren “Korkuyu Beklerken”. Evine doğru giderken kendisine miskin gözlerle bakan köpekler ilk defa havlar, takip eder. Evine girdiğinde kendini sorgular ve şöyle der:”Yalnız korkmaktan korktukça yalnızlığım artıyor”. Bilmediği bir dilde yazılmış bir mektup bulur evinde. Bu mektubu kimin yazmış olabileceğini düşünür; hizmetçinin kızı mıdır yoksa evinin bulunduğu sokaktaki yabancılar ya da elçiler midir? Üniversitede ölü diller üzerine öğretim görevlisi olan arkadaşını arar, mektubu gösterir. Arkadaşına göre bu mektubu gizli mezheplerden biri yollamıştır. Mektupta :”Mektubu aldığınız andan itibaren evinizden çıkmamanızı kesinlikle bildiririz. Dikkat! Sizi uyarırız!” gibi şeyler yazmaktadır. Arkadaşı korktun mu diyerek güler. Bir süre düzenli günler geçirir; işte, evde, otobüste kitap okur, Latince çalışır, sinemaya gider. Postacı, öğretim görevlisi arkadaşının mektubun tam çevirisini yaptığı bir mektup getirir. Ve mektupta yazdığı gibi evden çıkmaz, kendini ölecekmiş gibi hisseder hatta ölümü sonrasını düşünür. Onun düşüncelerini olduğu gibi aktaralım:“Sanki, kime yazıldığı bile belli olmayan bu mektubu almadan önce yaşamamıştım, şimdi zaten yaşamıyordum. Bütün hafızamı, hayal gücümü zorluyordum; geçmişe ait bir şeyler hatırlamak, bir şeyler görmek istiyordum. Olmuyordu. Aslında düşününce, canım şu zamanda şöyle olmuştu, annemin yüzü beyazdı ve yatay çizgiliydi, okula başladığım gün ne kadar korkmuştum diyebiliyordum. Fakat, mesele bu değildi; mesele, bir şeyleri, sıcak bir çorbanın kokusunu duyar gibi hissedebilmekti. Bense bunu hiç becerememiştim. Ne tabiatı, ne insanları, ne de olup bitenleri hiç sevmemiştim; kendimi bile, kendi yaptıklarımı bile.” Evdeki evrakları, kağıtları yırtar atar ve tüm zamanlarını sorgular, saptamalarda bulunur: “Bu kötü hayatı sanki doğmadan önce yaşamıştım; kendime yakıştırdığım yaşantıları doğmadan önce de okumuştum. Kötülüklerimin bile kendime, öz varlığıma ait olduğuna inanmıyordum.” Sonunda evden çıkar ve dış dünyanın içinde yer almaya çalışır hem de toplumun çoğunluğunun öngördüğü ilişkiler içinde. Kendisine mektup gönderen mezhebin ismi ‘Ubar-Metenga’dır. Mezhebin anlamı ve ‘suç’ kavramı üzerine düşünür. Sürpriz olaylar da gelir başına. Bir süre sonra bazı çiftlere, Ubar-Metenga mezhebinin kendisine gönderdiği mektupları gönderir. Polise gider ve bu mektupları kendisinin yazdığını söyler.
    Dördüncü hikâye, kendinden, beraber olduğu kadından, köpeğinden, başından geçenlerden ayrıntılarla bahseden bir kişinin tüm bu olayları yazdığı ama göndermediği “Bir Mektup” üzerine.
    Beşinci hikâye “Ne Evet Ne Hayır”, lise mezunu bir kişinin çeşitli işlerde çalışıp askerliğini yaptıktan sonra bir gazetede çalışması ve “gönül postası” bölümünde görevlendirilmesini anlatıyor. Saplantılı bir aşkın tutsağı olmuş bir gencin kendisine yazdığı mektup ilgisini çeker. Mektubu yazan gencin sevdiği kız, kendisine ‘ne evet ne hayır’ demiştir.
    Tuğrul bey eksenli altıncı hikâye olan “Tahta at”, adından da anlaşılacağı gibi Çanakkale şehrimizde Troya’da yer alan, şehri almak için içinde askerlerin gizlendiği ‘Tahta At’dan yola çıkmış.
    Yedinci hikâye “Babama Mektup”, babasının ölümünün ikinci yılında bir oğulun babasına yazdığı dokunaklı bir mektup üzerine.
    Ve son olarak sekizinci hikâye “Demiryolu hikâyecileri – Bir Rüya”. Bu hikâye de, büyük şehirlerden uzak bir dağ başı kasabasında demiryolu istasyonunda çalışan üç hikâyeci üzerine. Bu üç kişi yazdıkları öyküleri istasyondan geçen tren yolcularına satarlar. Ümitleri gece yarısından sonra geçen tek eksprese bağlıdır çünkü; bu saatte diğer seyyar satıcılar gelmediklerinden satış yapma olasılıkları daha fazladır.
    Oğuz Atay’ın öykülerini okuduğumda, özellikle de kitaba ismini veren “Korkuyu Beklerken” ve “Beyaz Mantolu Adam” ile “Unutulan” ve de “Bir Mektup”, Kafka’nın “Hikâyeler”ini çağrıştırdı. Bu çağrışımın nedeni; Oğuz Atay’ın da öykülerinin de simgesel nitelikler taşıması. Simgesel nitelikler taşıyor ama aynı zamanda yalın bir dil kullanılmış. Hikâyelerin hepsinde ağırlıklı olarak yer alan temalarsa; “korkular”, “yalnızlık”, “yabancılaşma” ve “güvensizlik” , “anlamsızlık” ,“suçluluk”. Hikâyelerde ‘birey’ ana eksende yer almakta ve içinde yaşadığı ortamla yani toplumla da çatışmaktadır. Ama bu özellikle yapılan şiddetli bir çatışma değil bana göre. Aslında hikâyelerde yer alanlar kendi hallerinde kişiler. Ancak toplumun biçimlendirmek istediği normları bir bakıma ret ettiklerinden acımasızca sorgulanırlar. Bu sorgulama özellikle “Beyaz Mantolu Adam” öyküsünde daha yoğun görülmekte. Tüm öykülerdeki kişiler kendi özlerini dış dünya karşısında sürekli sorgularlar ve kendilerini aşmaya çalışırlar. Bu anlamda bir bakıma varoluşçudurlar. Varoluşçudurlar çünkü; bilinçlerinde, kendilerine ilişkin olan, kendi içlerinde oluşan, gelişen ve değişen özellikleriyle çevrilidir yaşamları yani öznellikleri ağırlıktadır. Bazen bu ağırlık içinde ezilirler, kendileriyle olan hesaplaşmalarında yenik düşerler. Tüm bunlarsa modern insana ait veriler.
    Oğuz Atay’ın hikâyelerindeki kişilerin belleği üzerindeki etkiler, bazen de bilinçaltındaki izlenimler, zaman zaman birbirinden kopuk düşünceler, çağrışımlarla yer almasından dolayı bana ‘bilinç akımı tekniği’ni anımsattı. Anımsamaktan öte 1973 yılında yani ben üç yaşındayken ilk baskısı yapılan “Korkuyu Beklerken”, çağdaş Türk edebiyatında önemli bir yeri olan Oğuz Atay’ı her zaman okunacak bir yazar olarak çıkaracak karşımıza.

 

Yorum Yaz