BEŞ ŞEHİR / AHMET HAMDİ TANPINAR

    ANKARA: Ahmet Hamdi Tanpınar,  “deneme” alanında yazdığı “Beş Şehir” adlı kitabında ilk olarak “Ankara”yı anlatıyor. Başkentimiz Ankara, yazara göre birçok devirde Anadolu’nun kaderini değiştiren bir şehir olmuştur. Topraklarından birçok uygarlık gelip geçen Ankara üzerine Ahmet Tanpınar şöyle der: “Yaşanmış hayat unutulmuyor, ne de büsbütün kayboluyor, ne yapıp yapıp bugünün veyahut dünün terkibine  giriyor.”
    Ankara, Etiler, Firikyalılar, Lidyalılar, Romalılar, Bizanslılar, Selçuklular, Osmanlılar ve günümüz Türkiye’sinde hep bir kale konumunda olmuştur. Romalılar doğuya karşı Ankara’yı kale seçmiş, Bizanslılar Araplarla en kanlı savaşlarını burada yapmıştır. Osmanlı devri ise Fatih’in veziri Büyük Mahmut Paşaca yaptırılan bir han ve bedestenle başlamıştır. Ama yine yazarın belirttiği “Osmanlı hiçbir zaman Selçuk gibi yapıcı olmadı” dediği Selçuklular devrinde, Bizans’ın Anadolu içine son saldırısı Ankara’da durdurulmuştur. Ankara kısa bir süre Alâeddin Keykubad’ın da şehri olmuştur. Hepsinde önemlisi de İstiklal Savaşımızla, tutsaklık altında yaşayan şark milletleri için de yeni bir devrin başlamasında zincirleri kıran şehirlerin başında gelir Ankara. Tanpınar’a göre “Ankara, istiklâl mücadelesi yıllarından bütün mazisini yakarak çıkmış denebilir.”  Ankara’da ahi  egemenliğiyse yarım asır sürmüştür.
    Ankara tarih boyunca, uzaktan görüldüğünde de, içindeki tepelerden bakıldığında da  bir kale gibi  ufka aynı sükûnetle  hakim olmuştur. Yazar, Ankara’yı kendi gözlemi dışında gezginlerden de tanıyor. Gezgin deyince de akla ilk olarak Evliya Çelebi geliyor: “Evliya Çelebi’nin Ankara’sı  muasırı  olan yahut sonradan gelen seyyahlarınkine pek benzemez. Daha ziyade fantastik bir sergüzeştin  etrafında toplanır.” Sadece Ankara’yı değil bütün XVII. Asır Türkiye’sini Evliya Çelebi’nin eserlerinde bulabileceğimize de dikkat çekilmiş. Mimari denilince de tabi ilk akla gelen Sinan’dır. Onun eserleri de XVI. asrın Türkiye’sini veriyor diyen yazar şöyle devam ediyor: “İmparatorluğun bu dehadan payını almamış pek az büyük şehri vardır.”
    Tanpınar, 1920’li yıllar Ankara’sının bir sokağından şöyle bahsediyor: “Tek bir sokakta Riviera, İsviçre, İsveç, Baviera ve Abdülhamid devri İstanbul’u ev ve köşklerini görmek mümkündü.” Fakat Ankara’da yaşanan savaşlar, yangınlar, yağmalar günümüze geçmişten çok az eser kalmasına neden olmuştur.
    Bütün Ankara ovasının, dağların, tepelerin görüldüğü Ankara Kalesi… Ve yazarın kitabında genişçe yer verdiği Bayramiye tarikatını kuran Hacı Bayram Velî de Ankara’da yaşamış ve burada türbesinde yatmaktadır.  Tanpınar’a göre Hacı Bayram Velî, Türk cemiyetinin bünyesinde yapıcı bir rol oynamıştır.
    Ankara’ya sahip olmamızın nedenini  yine yazarın sözleriyle bitirelim: “Mustafa Kemal ve arkadaşlarını Anadolu yollarında dolaştıran, binbir güçlükle güreştiren yapıcı ve yaratıcı ağrı, Malazgirt’in ve büyük fethin başladığı işi asırlar boyunca devam ettirecek ve nasıl Sinan ile Nedim’i, Yunus ile Itrî’yi muzaffer rüyalara borçlu isek, gelecek çağların şerefini yapacak isim ve eserlerini de İnönü’de, Sakarya ve Dumlupınar’da harita başında geçen uykusuz gecelere ve bu gecelerin ağır yükünü kemik ve kanı pahasına taşıyan isimsiz şehit ve gazilere borçlu kalacağız”
   
    ERZURUM: Tanpınar’ın kitabında anlattığı ikinci şehir üç defa gittiği Erzurum. İlk olarak Balkan harbi sırasında çocukluğunda gittiği bu kent için şöyle diyor yazar: “O zamanın Erzurum’u, on yıl sonra 1923’te gördüğüm Erzurum’dan çok başkaydı. Her türlü kıyafette bir kalabalığın çarşı pazarını doldurduğu, saraç, kurumcu, bakırcı dükkânlarıyle senede o kadar malın çıktığı hanlarıyle, ambarlarıyle, eşraf ve âyanı, esnafı, otuz sekiz medresesi, elli dört camisiyle, İran transitinin beslediği refahlı ve mâmur Erzurum’la on yıl sonra gördüğüm harap şehir arasında kolay kolay münasebet tasavvur edilemezdi.  Tanpınar, Erzurum’a on yıl sonra 1923’de  ikinci kez gider. Milli mücadeleye önayak olmuş Erzurum’da, Birinci Cihan Harbi tecrübesinin memleketin hiçbir yerinde görülmeyen acılığı açıkça gözlenir; savaş, göç, katliamlar, tifüs ve birçok felaket her şeyi ezip devirmiştir. Tanpınar bu yıkım için şöyle der: “Bu yıkılış, Erzurum’da ilk defa mı oluyordu? 1828 mağlûbiyeti, 1876 felâketi ve daha önce birçok isyanlar muhakkak ki buraları gene sarsmıştı. Birincisinde yüz otuz iki bin olan nüfus, yüzbine inmişti. İkincisinde şehir kökünden sarsılmıştı. Fakat bu seferki yıkılış çok başka bir şeydi. Bu sefer ölüm, geride kendinden başka hiçbir canlı koymamak ister gibi, şehre saldırmıştı.” Savaşın aldığı canlar yakınları tarafından yaşatılmak istenir. Hatırlanmak istenen sadece yitirilen insanlar değildir; kervanları, çarşı pazarı, çalışan insanları, âlimleri, müezzinleri, düğünleri, esnaf toplantıları, dadaşları ve onların cirit oyunları, barları eski beyleriyle Erzurum’un tüm sosyal, kültürel, ekonomik değerleridir.
    İran, ithalât ve ihracatının yarıdan fazlasını Trabzon-Tebriz yoluyla yapıyordu. Bu kervan yolu Erzurum’u yüzyıllar boyunca ileri gelenleriyle, alimiyle, esnafıyla bir şark şehri yapmıştı. Bu transit yolundan her yıl otuz bin deve, bir o kadar ya da iki misli katır işliyor ve bunlar Erzurum’dan geçiyor, Tebriz’den gelişinde, Trabzon’dan dönüşünde gerek kendilerinin gerekse hayvanlarının gereksinmelerini daima Erzurum’dan temin ediyorlardı. Eski Erzurum’da ticaret hayatı ve kervan yolu otuz iki san’atı beslermiş. Bu sanatlar neler mi? Gelin kitabın otuz birinci sayfasına bakalım: “Tabaklar, saraçlar,  semerciler, dikiciler, çarıkçılar, mesçiler, kürkçüler, kevelciler, kunduracılar, kazazlar , arabacılar, keçeciler, çadırcılar, culfalar, ipçiler, demirciler, bakırcılar, kılıççılar, bıçakçılar, kuyumcular, zarcılar, sandıkçılar, kaşıkçılar, tarakçılar, marancılar, boyacılar, dülgerler , yapıcılar, sabuncular, mumcular, takımcılar.” Ama harbin etkisi olmasa da çarşı, esnaf dağılacak, şehir yeniden kurularak köyleşecekti çünkü; eskiden kervanlar Erzurum’a uğradıklarında buraya para kazandırırken artık yirmi katırın yükünü bir tek kamyon yüklenir. Kamyonlar da kısa bir süre uğrayıp geçerler. Bu da ticaretin sonu olur.
    Erzurum’un asıl hayatını esnaf yaparken, sınıf şuuru yukarıya imrenmeden kendisini aşağıya açık tutarmış. On üç yaşında henüz çıraklığa giren çocuk olmak üzere herkes iş terbiyeli, nefsine saygılı, güvenli, şahsiyetlidir. Folklora gelince, bütün Erzurumluların bildiği bar  oyunlarında, ciritte, düğünlerde hep davul ve zurna vardır. Ve her mevsimin de bir habercisi vardır. Yaz mevsimini çadırcı ustası, kışı da kürkçü müjdelermiş. Kışın kendi içine dönen Erzurumlular, postacının getirdiği hikâye ve gazetelerle vakit geçirir, bunlar üzerine münakaşa ederlermiş. Eski hatıralarla beslenen sohbetlerde görülürmüş ki her Erzurumlu biraz nükteci biraz da hicivciymiş.
    Erzurum bir yaz sonunda Tanpınar’ın de tanık olduğu zelzelede üç kere sallanır. Şehre ve insanlara bir şey olmaz ama kazalar ve köyler yerle bir olur. Zelzele bir ay sürer ve insanlar evlerine giremezler. Ve halkın korkusuna o sıralarda Erzurum’a gelen Atatürk son verir. Kalmak için vilâyet konağında ve müstahkem mevki kumandanlığında iki yer hazırlatan Atatürk’e herkes, ne olur ne olmaz çadırda kalmasını tavsiye eder. Kendisiyse, birkaç yerinden çatlamış hükümet konağında kalmakta ısrar eder. Onu gören halk sonunda evlerine girer. Tanpınar’ın ilk defa Erzurum’da gördüğü ve konuştuğu Atatürk üzerine düşüncelerini kitabın kırk beşinci sayfasından aktaralım: “Atatürk her şart içinde kendisini empoze edenlerdendi. Bakışında, jestlerinde, ellerinin hareketlerinde, kımıldanışlarında ve yüzünün çizgilerinde bütün bir dinamizm vardı. Bu dinamizm etrafını bir çeşit sessiz sarsıntı ile dolduruyordu. Öyle ki birkaç dakikalık bir konuşmadan sonra bu mütevazi ve rahat adamın, bu öğreticinin anında bir uçtan öbür uca geçebileceğini, meselâ en rahat ve kahkahalı bir sohbeti keserek en çetin bir kararı verebileceğini ve deha gücü bu kararı verdikten sonra yine aynı noktaya dönebileceğini düşünebilirsiniz. En iyisi istim üzerinde bir harp gemisi gibi çevik, harekete hazır bir dinamizm diyelim.”
    Tanpınar, Erzurum’a üçüncü kez Cihan harbinin son yıllarında gider. Bu gidişinde Erzurum’u daha önceki gelişine göre daha toparlanmış, gelişmiş bulur. Yaralar dinmiştir. Verimli zengin toprak köyleri yeniden kurmuştur. Yazar trene binmek için yola çıktığında, milli mücadelenin ilk temelinin atıldığı Erzurum’da 3 Temmuz 1910’da 30 Ağustos zaferi kutlanmaktadır.
   
    KONYA: “Konya, bozkırın tam çocuğudur. Onun gibi kendini gizleyen esrarlı bir güzelliği vardır. Bozkır kendine bir serap çeşnisi vermekten hoşlanır. Konya’ya hangi yoldan girerseniz girin sizi bu serap vehmi karşılar.” Yazar, Selçuk sultanlarının şehri Konya’yı, sağlam ruhlu, kendi başına yaşamaktan hoşlanan, dışardan gösterişsiz, içten zengin orta Anadolu insanına ve geçmişte kalan bir çocukluğa, gençliğe, güzel, sevgi dolu bir kadına benzetir.  Konya, Türklerin Anadolu’ya yerleşmesinde önemli payı olan Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurucularından Kılıç Aslan ve Konya Selçuklu Devleti’ni en parlak çağına ulaştıran Alâeddin  Keykubâd gibi tarihte yeni bir milletin, yeni bir dilini doğmasını sağlayan kişilerin yaşadığı bir şehir olmuştur.
    XIII. asrın sonuna doğru Konya’da aslen Türk olan büyük halk kitlesinin yanı sıra Rum, Ermeni, Gürcü, Bizanslı, Suriyeli, Mısırlı, Elcezire ve Iraklılar, Latin tüccarlar ve Harezmliler vardı.
    Selçuk eserleri Sırçalı Mescit, Karatay Medresesi, İnce Minareli gibi büyük eserler Divan-ı Kebir’deki şiirler ve Mesnevî ile beraber doğarlar. Yazarın deyimiyle “Hakikatte Selçuk rönesansı, vakitsiz bastıran kar fırtınaları altında yeşeren baharlara benzer.” 
    Konya denildiğinde de akla gelen ünlü şair ve düşünür Mevlânâ Celaleddin Rumi’nin dünyasının anlatımı kitabın doksan sekizinci sayfasında şöyledir: “Onun dünyası hareket halinde bir dünyadır. Burada her şey yaratıcı aydınlığın ve aşkın kendisi olan Allahın etrafında döner, ona doğru yükselir, onda kaybolur, ondan doğar ve ayrılır, tekrar onunla ve birbiriyle birleşir. Her şey burada birbirini özler, birbirinin aynıdır, birbirine cevap verir. Bu mahşerde ne öldüren, ne öldürülen, ne seven, ne sevilen birbirinden fark edilir.” Ve özellikle son cümleyi  Mevlânâ’nın neredeyse herkesin bildiği o şiiri ne güzel açıklar:
Gel gel kim olursan ol gel
Kâfir de olsan Yahudi veya putperest de olsan gel
Dergâhımız ümitsizliğin dergâhı değildir
Yüz defa tövbeni bozmuş olsan yine gel.
    Ve diğer tarikatlara kıyasla daha aydın sınıflara yönelmiş olan Mevlânâ Celaleddin Rumî’nin ortaya attığı ve oğlu Sultan Velet tarafından düzenlenip geliştirilen tasavvufa dayalı Mevlevîliğe tanık olan Tanpınar kitabın yüz birinci şöyle diyor: “Mevlevî âyinine son defa dergâhların kapanmasından biraz evvel, bir kadir gecesi, Konya’da görmüştüm. Bu kadar sembollerle konuşan bir terkip azdır. Her duruşun, tavrın, kımıldanışın ve adımın mânası vardır. O hırkaya bürünüşler, ilk ney sesinde uyanışlar, kol açışlar ve ayak kilitleyişler bir kitap gibi derin derin anlatan şeylerdir. Asıl sema’a gelince, şüphesiz dünyanın en güzel rakslarından biridir. Mukaddesin iklimini zaptetmiş, orada hilkatın sırrını tekrarlayan bir bale. Yazık ki Degas cinsinden bir ressam çıkmadı.”
    Yazar orta Anadolu türkülerini, askerlerin ağzından ya da Konya hapishanesinden yüzünü görmediği bir kadından duymuş ve o gurbet, keder, türlü ten yorgunluğu, iç darlığı dolu acı dert kervanlarını Konya’da tanımış. Ve yine yazara göre Anadolu’nun romanını yazmak isteyenler ona mutlaka bu türkülerden gitmelidirler.

    BURSA’DA ZAMAN: Tanpınar için Bursa, başka hiçbir şehirde görmediği muayyen bir devrin malıdır. Ne kadar değişirse değişsin hep ilk kuruluş çağının havasını da saklayan bir Türk şehridir. Bursa’ya birkaç defa giden yazar, denemesine ve meşhur şiirinde de yer verdiği şehrin zamanla olan ilişkisini şöyle anlatır: “Bu şehirde muayyen bir çağa ait olmak keyfiyeti o kadar kuvvetlidir ki insan ‘Bursa’da ikinci bir zaman daha vardır’ diye düşünebilir. Yaşadığımız, gülüp eğlendiğimiz, çalıştığımız, seviştiğimiz zamanın yanıbaşında, ondan daha çok başka, çok daha derin, takvimle, saatle alâkası olmayan; sanatın, ihtirasla, imanla yaşanmış hayatın ve tarihin bu şehrin havasında ebedî bir mevsim gibi ayarladığı velût ve yekpare bir zaman… Dışarıdan bakılınca çok defa modası geçmiş gibi görünen şeylerin, bugünkü hayatımızda artık lüzumsuz zannedebileceğimiz duyguların ve güzelliklerin malı olan bu zamanı bildiğimiz saatler saymaz, o sadece mazisinde yaşayan bir geçmiş zaman güzeli gibi hâtıralarına kapanmış olan şehrin nabzında kendiliğinden atar.”
    Tarihin damgasını derin ve kuvvetle bastığı Bursa’da zaman, bir türbe, bir cami, bir han, bir mezar taşı, eski bir çınar, bir çeşme olarak çıkar karşımıza. Osman Bey’in gömüldüğü eski Bizans manastırının adı olan Gümüşlü; yeşilin manasını farklı bir şekilde yansıtan, ölümü anlatan Yeşil Türbe ve Yeşil Cami; Tanpınar için zafer naralarının büründüğü bir masal kahramanı olan Konuralp; Horasan erlerinden olup Genç Orhan’ın ordusuna katılan Geyikli Baba; beyaz zafer ve bir ganimet çiçeği Nilüfer Hatun ve Muradiye, Emir Sultan gibi Bursa’nın birçok semti, kendilerine has renkleri, aydınlıkları, lezzetleriyle karşılayarak hayat ve zaman üzerine bir hayale daldırır.
    Bir su şehri olan Bursa’ya Tanpınar gittiğinde, günün her anına tılsımlı aynasını tutan  su seslerini dinlediğinde, servetinin önemli bir kısmını çeşme yapmaya adayan, bunu kendisine eğlence edinen Karaçelebizade Aziz Efendi’yi bu işi yapmasından dolayı hak verir.
    Ve Yeşil Cami. André Gide, Yeşil Cami için “zekânın kemal halinde sıhhati” demiştir.Aydınlığın ortasındaki cami, ayak ucunda kendisini tamamlayıcı bir şey gibi uzanan manzarayla beraber çok güzel bir görünümdedir.
    III. Selim tarafından yaptırılan Emir Sultan türbesi ve mescidi Bursa’nın hayatını zaman zaman etrafında toplayan merkezlerden biriymiş.  Evliya Çelebi anlata anlata bitiremediği bu ihtişamlı türbede her sene büyük bir halk kitlesi toplanır, Erguvan Bayramı yaparlarmış.
    Tanpınar, Bursa’da asıl zamanın yanı başında  ikinci zamanı yapan şeyi şöyle anlatır: “Bu ses ve onun etrafı kucaklayan, her dokunduğu şeyin özünü bir edebiyette tekrarlayan akisleri, bu mevsimlerin ve düşüncelerin ezelî aynası, zamanın üç çizgisini birden veren tılsımlı bir aynadır. Sanatın aynası da bundan başka bir şey değildir.”

    İSTANBUL: İstanbul, Tanpınar’ın çocukluğunda tanıdığı ihtiyar Arap kadın için serin, berrak, şifalı suların şehriyken, Tanpınar’ın babası için, hiçbir yerde eşi bulunmayan büyük camilerin, güzel sesli müezzinlerin ve hafızların şehridir.
    Esas İstanbul, sabahın bir başka olduğu Boğaziçi, akşamın ışık yansımalarıyla Çamlıca, kendisine yetebilen değerler dünyasının son mirasıyla Üsküdar, Paris taklidiyle Beyoğlu, Üsküdar, Erenköy, Bentler, Çekmeceler, Adalar olmak üzere hepsi ayrı ayrı farklı coğrafyalar gibi kendilerine has güzellikleriyle var olmuşlardır.
    Bir zamanlar şehrin asıl belkemiği Saraçhane, Okçular, Sedefçiler, Çadırcılar gibi titiz el işleriyle gündelik eşyaya bir sanat çeşnisi veren birçok küçük sanatın özel çarşı ve atölyeleriydi. Bu çarşılarda öyle bir insan kalabalığı olurmuş ki, değişik dil, ırk, mezhep, kıt’alara mensup kişiler eski şarkı kapsayan rengarenk bir insan kalabalığı oluştururlarmış.
    İstanbul’un iktisadi imkanları ve arkasında dünya ticaretinin büyük bir parçası vardı. Tüm Akdeniz ve Karadeniz’in İstanbul’a geldiği hatta 1900 yılına doğru dünyanın birinci sınıf limanlarından biri olarak tanındığı bu şehir, devrin bütün seyyahlarına Londra’yı anımsatırmış. Bu oluşumun yitimini Tanpınar  yüz kırk dokuzuncu sayfada şöyle anlatıyor: “Bütün bunlar, arkalarındaki hususî medeniyetle birlikte çekilince, İstanbul gerektiği gibi düzenlenmesi zaman isteyen bir istihsal  hayatıyle geçinmeye başladı. Kısacası, büyük müstehliklerin  şehri, küçük müstahsilin  şehri oldu.”
    Tanpınar, okurlarına eski İstanbul’u, Tanbûri Cemil’in özellikle “Ninni”sinde, Ahmet Rasim’in “Sokaklarda Geceler” adlı küçük yazısında ve Neşet Halil’in kitaplarında bulabileceklerini söyler. Eski İstanbul’u bir terkib  olarak adlandıran yazar, şehrin geçmişini tanıma konusunda daha birçok kişiyi, yapıtlarını örnek verir ve bu kişiler yazarlar ve kitaplarla sınırlı değildir.
    Roma, Atina, Isfahan, Gırnata, Bruge gibi şehirlere benzetilen İstanbul asıl mimaride aranmalıdır der Tanpınar. Örneğin İstanbul’da Bizans mimarisi, Fatih, Bayezid, Selim, Kanunî zamanlarında değişmiştir. Ama mimarideki esas değişimi hem de çok önemli değişimi Tanpınar’a göre de büyük mimarımız Mimar Sinan yapmıştır. Tanpınar, Sinan’ı bakın nasıl anlatıyor:“Yaratıcı, nizam verici hamleleriyle İstanbul ufkunu, mermeri, kalkeri, porfiri, kubbeyi, kemeri, istalâktiti, asırlık şekilleri birbirine karıştırır; nisbetleri değiştirir, tenazurları  kırar, sanki dehasıyla kendisinden öncekilerin tecrübelerini, buluşlarını bir sonsuzluğa taşımak istiyormuş gibi, her şeyi genişletir, büyütür, sayıları çoğaltır, her motiften ayrı ayrı şekiller ve terkipler çıkartır.  …Mihrimahları, Rüstem Paşa’ları, Piyale’leri, Kılıç Ali’leri; Sokulu camileriyle, medreseleriyle, su kemerleriyle, türbeleri, çeşmeleriyle, sarayları ve köşkleriyle, küçük mescitleriyle İstanbul’u baştanbaşa fethetmişti.”
    Ve eski İstanbul’un mimarisiyle rekabet edecek, buraya gelen seyyahların güzelliğinden bahsettikleri ağaçları vardı. Bunun bir nedeni de büyük mimarlarımızın daima, eserlerinin yanı başında birkaç çınar ya da serviyi eksik etmemeleriydi. Ama artık İstanbul gittikçe ağaçsız kalmakta. Ve yangınlar  yüzünden de şehir neredeyse otuz senede bir yeniden yapılır. Ve bu yangınlar süzme külhanbeyi tipi olan tulumbacıları doğurur. Eski İstanbul nasıl bir tarafıyla yeniçeri ise, bir tarafı da az çok külhanbeyiydi.
    Evliya ile dolu olan ve eskiler için Mekke ve Medine kadar mübarek bir şehir kabul edilen İstanbul’da (Bursa da buna dahildir) hemen yerde, yazarın Türk İstanbul’un tabu senetleri dediği fetih şehitlerinin mezarları vardır. 
    İstanbul’un kahvehaneleri… İkbal, Tanpınar ve yazar, düşünce arkadaşları için bir buluşma yeridir. Kimler yoktur ki burada; Mustafa Nihat Özön, Nurullah Ataç, Ali Mümtaz Arolat, Yunus Kâzım Könü, Hasan Âli Yücel, Mustafa Şekip Tunç, Zeki Faik, Elif Naci, Rıza Tevfik… Hasan Âli Yücel buranın adını akademi koymuş. O ünlü Şehzadebaşı’nı ise uzun süre Naşit tek başına ayakta tutmuştur. Milli zaferden sonra İkbal ve diğer kahveler bırakılır, daha çok Bayezid tarafında toplanır ama sinema zevkiyle birlikte İstanbullunun ilgisini Beyoğlu çeker.
    Daha ziyade yabancı ve yerli azınlığın hayatı olan Beyoğlu, yavaş yavaş tiyatrodan kafeşantana , otele ve Avrupalı lokantaya, birahaneye doğru genişleyen bir yer olmuştur.
    Beyoğlu ve daha birçok semtiyle yaşayan İstanbul üzerine çok şeyler söylemiş, göstermiş Ahmet Hamdi Tanpınar kitabında. “Beş Şehir”de yaptığım gezintiden sizlere aktardıklarım az bir kısımdır. Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve İstanbul’un tarihsel, kültürel ve doğal özelliklerini yazarın öznel ve zaman zaman nesnel bakış açısından okuyacağınız çok önemli bir kitap “Beş Şehir”. Sadece bu kitabından yola çıkarak bile Ahmet Hamdi Tanpınar’ın tüm yapıtlarında yansıttığı Doğu ile Batı, geçmiş ile gelecek arasında köprü kurma isteğinin yansımalarını görüyorsunuz.
    “Beş Şehir”i, yazarın anlattığı son şehir olan İstanbul’un anlatımını bitirdiği sayfalardan aldığım bir alıntıyla noktalayım. Bu alıntıda da geçmiş ile geleceği ve varoluşu irdelemektedir Tanpınar. “En büyük meselemiz budur; mazi ile nerede ve nasıl bağlanacağız; hepimiz bir şuur ve benlik buhranının çocuklarıyız; hepimiz Hamlet’ten daha keskin bir ‘olmak veya olmamak’ dâvası içinde yaşıyoruz. Onu benimsedikçe hayatımıza ve eserimize daha yakından sahip olacağız. Belki de sadece aramak ve bütün kapıları çalmak kâfidir”.

 

    ANKARA: Ahmet Hamdi Tanpınar,  “deneme” alanında yazdığı “Beş Şehir” adlı kitabında ilk olarak “Ankara”yı anlatıyor. Başkentimiz Ankara, yazara göre birçok devirde Anadolu’nun kaderini değiştiren bir şehir olmuştur. Topraklarından birçok uygarlık gelip geçen Ankara üzerine Ahmet Tanpınar şöyle der: “Yaşanmış hayat unutulmuyor, ne de büsbütün kayboluyor, ne yapıp yapıp bugünün veyahut dünün terkibine  giriyor.”
    Ankara, Etiler, Firikyalılar, Lidyalılar, Romalılar, Bizanslılar, Selçuklular, Osmanlılar ve günümüz Türkiye’sinde hep bir kale konumunda olmuştur. Romalılar doğuya karşı Ankara’yı kale seçmiş, Bizanslılar Araplarla en kanlı savaşlarını burada yapmıştır. Osmanlı devri ise Fatih’in veziri Büyük Mahmut Paşaca yaptırılan bir han ve bedestenle başlamıştır. Ama yine yazarın belirttiği “Osmanlı hiçbir zaman Selçuk gibi yapıcı olmadı” dediği Selçuklular devrinde, Bizans’ın Anadolu içine son saldırısı Ankara’da durdurulmuştur. Ankara kısa bir süre Alâeddin Keykubad’ın da şehri olmuştur. Hepsinde önemlisi de İstiklal Savaşımızla, tutsaklık altında yaşayan şark milletleri için de yeni bir devrin başlamasında zincirleri kıran şehirlerin başında gelir Ankara. Tanpınar’a göre “Ankara, istiklâl mücadelesi yıllarından bütün mazisini yakarak çıkmış denebilir.”  Ankara’da ahi  egemenliğiyse yarım asır sürmüştür.
    Ankara tarih boyunca, uzaktan görüldüğünde de, içindeki tepelerden bakıldığında da  bir kale gibi  ufka aynı sükûnetle  hakim olmuştur. Yazar, Ankara’yı kendi gözlemi dışında gezginlerden de tanıyor. Gezgin deyince de akla ilk olarak Evliya Çelebi geliyor: “Evliya Çelebi’nin Ankara’sı  muasırı  olan yahut sonradan gelen seyyahlarınkine pek benzemez. Daha ziyade fantastik bir sergüzeştin  etrafında toplanır.” Sadece Ankara’yı değil bütün XVII. Asır Türkiye’sini Evliya Çelebi’nin eserlerinde bulabileceğimize de dikkat çekilmiş. Mimari denilince de tabi ilk akla gelen Sinan’dır. Onun eserleri de XVI. asrın Türkiye’sini veriyor diyen yazar şöyle devam ediyor: “İmparatorluğun bu dehadan payını almamış pek az büyük şehri vardır.”
    Tanpınar, 1920’li yıllar Ankara’sının bir sokağından şöyle bahsediyor: “Tek bir sokakta Riviera, İsviçre, İsveç, Baviera ve Abdülhamid devri İstanbul’u ev ve köşklerini görmek mümkündü.” Fakat Ankara’da yaşanan savaşlar, yangınlar, yağmalar günümüze geçmişten çok az eser kalmasına neden olmuştur.
    Bütün Ankara ovasının, dağların, tepelerin görüldüğü Ankara Kalesi… Ve yazarın kitabında genişçe yer verdiği Bayramiye tarikatını kuran Hacı Bayram Velî de Ankara’da yaşamış ve burada türbesinde yatmaktadır.  Tanpınar’a göre Hacı Bayram Velî, Türk cemiyetinin bünyesinde yapıcı bir rol oynamıştır.
    Ankara’ya sahip olmamızın nedenini  yine yazarın sözleriyle bitirelim: “Mustafa Kemal ve arkadaşlarını Anadolu yollarında dolaştıran, binbir güçlükle güreştiren yapıcı ve yaratıcı ağrı, Malazgirt’in ve büyük fethin başladığı işi asırlar boyunca devam ettirecek ve nasıl Sinan ile Nedim’i, Yunus ile Itrî’yi muzaffer rüyalara borçlu isek, gelecek çağların şerefini yapacak isim ve eserlerini de İnönü’de, Sakarya ve Dumlupınar’da harita başında geçen uykusuz gecelere ve bu gecelerin ağır yükünü kemik ve kanı pahasına taşıyan isimsiz şehit ve gazilere borçlu kalacağız”
   
    ERZURUM: Tanpınar’ın kitabında anlattığı ikinci şehir üç defa gittiği Erzurum. İlk olarak Balkan harbi sırasında çocukluğunda gittiği bu kent için şöyle diyor yazar: “O zamanın Erzurum’u, on yıl sonra 1923’te gördüğüm Erzurum’dan çok başkaydı. Her türlü kıyafette bir kalabalığın çarşı pazarını doldurduğu, saraç, kurumcu, bakırcı dükkânlarıyle senede o kadar malın çıktığı hanlarıyle, ambarlarıyle, eşraf ve âyanı, esnafı, otuz sekiz medresesi, elli dört camisiyle, İran transitinin beslediği refahlı ve mâmur Erzurum’la on yıl sonra gördüğüm harap şehir arasında kolay kolay münasebet tasavvur edilemezdi.  Tanpınar, Erzurum’a on yıl sonra 1923’de  ikinci kez gider. Milli mücadeleye önayak olmuş Erzurum’da, Birinci Cihan Harbi tecrübesinin memleketin hiçbir yerinde görülmeyen acılığı açıkça gözlenir; savaş, göç, katliamlar, tifüs ve birçok felaket her şeyi ezip devirmiştir. Tanpınar bu yıkım için şöyle der: “Bu yıkılış, Erzurum’da ilk defa mı oluyordu? 1828 mağlûbiyeti, 1876 felâketi ve daha önce birçok isyanlar muhakkak ki buraları gene sarsmıştı. Birincisinde yüz otuz iki bin olan nüfus, yüzbine inmişti. İkincisinde şehir kökünden sarsılmıştı. Fakat bu seferki yıkılış çok başka bir şeydi. Bu sefer ölüm, geride kendinden başka hiçbir canlı koymamak ister gibi, şehre saldırmıştı.” Savaşın aldığı canlar yakınları tarafından yaşatılmak istenir. Hatırlanmak istenen sadece yitirilen insanlar değildir; kervanları, çarşı pazarı, çalışan insanları, âlimleri, müezzinleri, düğünleri, esnaf toplantıları, dadaşları ve onların cirit oyunları, barları eski beyleriyle Erzurum’un tüm sosyal, kültürel, ekonomik değerleridir.
    İran, ithalât ve ihracatının yarıdan fazlasını Trabzon-Tebriz yoluyla yapıyordu. Bu kervan yolu Erzurum’u yüzyıllar boyunca ileri gelenleriyle, alimiyle, esnafıyla bir şark şehri yapmıştı. Bu transit yolundan her yıl otuz bin deve, bir o kadar ya da iki misli katır işliyor ve bunlar Erzurum’dan geçiyor, Tebriz’den gelişinde, Trabzon’dan dönüşünde gerek kendilerinin gerekse hayvanlarının gereksinmelerini daima Erzurum’dan temin ediyorlardı. Eski Erzurum’da ticaret hayatı ve kervan yolu otuz iki san’atı beslermiş. Bu sanatlar neler mi? Gelin kitabın otuz birinci sayfasına bakalım: “Tabaklar, saraçlar,  semerciler, dikiciler, çarıkçılar, mesçiler, kürkçüler, kevelciler, kunduracılar, kazazlar , arabacılar, keçeciler, çadırcılar, culfalar, ipçiler, demirciler, bakırcılar, kılıççılar, bıçakçılar, kuyumcular, zarcılar, sandıkçılar, kaşıkçılar, tarakçılar, marancılar, boyacılar, dülgerler , yapıcılar, sabuncular, mumcular, takımcılar.” Ama harbin etkisi olmasa da çarşı, esnaf dağılacak, şehir yeniden kurularak köyleşecekti çünkü; eskiden kervanlar Erzurum’a uğradıklarında buraya para kazandırırken artık yirmi katırın yükünü bir tek kamyon yüklenir. Kamyonlar da kısa bir süre uğrayıp geçerler. Bu da ticaretin sonu olur.
    Erzurum’un asıl hayatını esnaf yaparken, sınıf şuuru yukarıya imrenmeden kendisini aşağıya açık tutarmış. On üç yaşında henüz çıraklığa giren çocuk olmak üzere herkes iş terbiyeli, nefsine saygılı, güvenli, şahsiyetlidir. Folklora gelince, bütün Erzurumluların bildiği bar  oyunlarında, ciritte, düğünlerde hep davul ve zurna vardır. Ve her mevsimin de bir habercisi vardır. Yaz mevsimini çadırcı ustası, kışı da kürkçü müjdelermiş. Kışın kendi içine dönen Erzurumlular, postacının getirdiği hikâye ve gazetelerle vakit geçirir, bunlar üzerine münakaşa ederlermiş. Eski hatıralarla beslenen sohbetlerde görülürmüş ki her Erzurumlu biraz nükteci biraz da hicivciymiş.
    Erzurum bir yaz sonunda Tanpınar’ın de tanık olduğu zelzelede üç kere sallanır. Şehre ve insanlara bir şey olmaz ama kazalar ve köyler yerle bir olur. Zelzele bir ay sürer ve insanlar evlerine giremezler. Ve halkın korkusuna o sıralarda Erzurum’a gelen Atatürk son verir. Kalmak için vilâyet konağında ve müstahkem mevki kumandanlığında iki yer hazırlatan Atatürk’e herkes, ne olur ne olmaz çadırda kalmasını tavsiye eder. Kendisiyse, birkaç yerinden çatlamış hükümet konağında kalmakta ısrar eder. Onu gören halk sonunda evlerine girer. Tanpınar’ın ilk defa Erzurum’da gördüğü ve konuştuğu Atatürk üzerine düşüncelerini kitabın kırk beşinci sayfasından aktaralım: “Atatürk her şart içinde kendisini empoze edenlerdendi. Bakışında, jestlerinde, ellerinin hareketlerinde, kımıldanışlarında ve yüzünün çizgilerinde bütün bir dinamizm vardı. Bu dinamizm etrafını bir çeşit sessiz sarsıntı ile dolduruyordu. Öyle ki birkaç dakikalık bir konuşmadan sonra bu mütevazi ve rahat adamın, bu öğreticinin anında bir uçtan öbür uca geçebileceğini, meselâ en rahat ve kahkahalı bir sohbeti keserek en çetin bir kararı verebileceğini ve deha gücü bu kararı verdikten sonra yine aynı noktaya dönebileceğini düşünebilirsiniz. En iyisi istim üzerinde bir harp gemisi gibi çevik, harekete hazır bir dinamizm diyelim.”
    Tanpınar, Erzurum’a üçüncü kez Cihan harbinin son yıllarında gider. Bu gidişinde Erzurum’u daha önceki gelişine göre daha toparlanmış, gelişmiş bulur. Yaralar dinmiştir. Verimli zengin toprak köyleri yeniden kurmuştur. Yazar trene binmek için yola çıktığında, milli mücadelenin ilk temelinin atıldığı Erzurum’da 3 Temmuz 1910’da 30 Ağustos zaferi kutlanmaktadır.
   
    KONYA: “Konya, bozkırın tam çocuğudur. Onun gibi kendini gizleyen esrarlı bir güzelliği vardır. Bozkır kendine bir serap çeşnisi vermekten hoşlanır. Konya’ya hangi yoldan girerseniz girin sizi bu serap vehmi karşılar.” Yazar, Selçuk sultanlarının şehri Konya’yı, sağlam ruhlu, kendi başına yaşamaktan hoşlanan, dışardan gösterişsiz, içten zengin orta Anadolu insanına ve geçmişte kalan bir çocukluğa, gençliğe, güzel, sevgi dolu bir kadına benzetir.  Konya, Türklerin Anadolu’ya yerleşmesinde önemli payı olan Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurucularından Kılıç Aslan ve Konya Selçuklu Devleti’ni en parlak çağına ulaştıran Alâeddin  Keykubâd gibi tarihte yeni bir milletin, yeni bir dilini doğmasını sağlayan kişilerin yaşadığı bir şehir olmuştur.
    XIII. asrın sonuna doğru Konya’da aslen Türk olan büyük halk kitlesinin yanı sıra Rum, Ermeni, Gürcü, Bizanslı, Suriyeli, Mısırlı, Elcezire ve Iraklılar, Latin tüccarlar ve Harezmliler vardı.
    Selçuk eserleri Sırçalı Mescit, Karatay Medresesi, İnce Minareli gibi büyük eserler Divan-ı Kebir’deki şiirler ve Mesnevî ile beraber doğarlar. Yazarın deyimiyle “Hakikatte Selçuk rönesansı, vakitsiz bastıran kar fırtınaları altında yeşeren baharlara benzer.” 
    Konya denildiğinde de akla gelen ünlü şair ve düşünür Mevlânâ Celaleddin Rumi’nin dünyasının anlatımı kitabın doksan sekizinci sayfasında şöyledir: “Onun dünyası hareket halinde bir dünyadır. Burada her şey yaratıcı aydınlığın ve aşkın kendisi olan Allahın etrafında döner, ona doğru yükselir, onda kaybolur, ondan doğar ve ayrılır, tekrar onunla ve birbiriyle birleşir. Her şey burada birbirini özler, birbirinin aynıdır, birbirine cevap verir. Bu mahşerde ne öldüren, ne öldürülen, ne seven, ne sevilen birbirinden fark edilir.” Ve özellikle son cümleyi  Mevlânâ’nın neredeyse herkesin bildiği o şiiri ne güzel açıklar:
Gel gel kim olursan ol gel
Kâfir de olsan Yahudi veya putperest de olsan gel
Dergâhımız ümitsizliğin dergâhı değildir
Yüz defa tövbeni bozmuş olsan yine gel.
    Ve diğer tarikatlara kıyasla daha aydın sınıflara yönelmiş olan Mevlânâ Celaleddin Rumî’nin ortaya attığı ve oğlu Sultan Velet tarafından düzenlenip geliştirilen tasavvufa dayalı Mevlevîliğe tanık olan Tanpınar kitabın yüz birinci şöyle diyor: “Mevlevî âyinine son defa dergâhların kapanmasından biraz evvel, bir kadir gecesi, Konya’da görmüştüm. Bu kadar sembollerle konuşan bir terkip azdır. Her duruşun, tavrın, kımıldanışın ve adımın mânası vardır. O hırkaya bürünüşler, ilk ney sesinde uyanışlar, kol açışlar ve ayak kilitleyişler bir kitap gibi derin derin anlatan şeylerdir. Asıl sema’a gelince, şüphesiz dünyanın en güzel rakslarından biridir. Mukaddesin iklimini zaptetmiş, orada hilkatın sırrını tekrarlayan bir bale. Yazık ki Degas cinsinden bir ressam çıkmadı.”
    Yazar orta Anadolu türkülerini, askerlerin ağzından ya da Konya hapishanesinden yüzünü görmediği bir kadından duymuş ve o gurbet, keder, türlü ten yorgunluğu, iç darlığı dolu acı dert kervanlarını Konya’da tanımış. Ve yine yazara göre Anadolu’nun romanını yazmak isteyenler ona mutlaka bu türkülerden gitmelidirler.

    BURSA’DA ZAMAN: Tanpınar için Bursa, başka hiçbir şehirde görmediği muayyen bir devrin malıdır. Ne kadar değişirse değişsin hep ilk kuruluş çağının havasını da saklayan bir Türk şehridir. Bursa’ya birkaç defa giden yazar, denemesine ve meşhur şiirinde de yer verdiği şehrin zamanla olan ilişkisini şöyle anlatır: “Bu şehirde muayyen bir çağa ait olmak keyfiyeti o kadar kuvvetlidir ki insan ‘Bursa’da ikinci bir zaman daha vardır’ diye düşünebilir. Yaşadığımız, gülüp eğlendiğimiz, çalıştığımız, seviştiğimiz zamanın yanıbaşında, ondan daha çok başka, çok daha derin, takvimle, saatle alâkası olmayan; sanatın, ihtirasla, imanla yaşanmış hayatın ve tarihin bu şehrin havasında ebedî bir mevsim gibi ayarladığı velût ve yekpare bir zaman… Dışarıdan bakılınca çok defa modası geçmiş gibi görünen şeylerin, bugünkü hayatımızda artık lüzumsuz zannedebileceğimiz duyguların ve güzelliklerin malı olan bu zamanı bildiğimiz saatler saymaz, o sadece mazisinde yaşayan bir geçmiş zaman güzeli gibi hâtıralarına kapanmış olan şehrin nabzında kendiliğinden atar.”
    Tarihin damgasını derin ve kuvvetle bastığı Bursa’da zaman, bir türbe, bir cami, bir han, bir mezar taşı, eski bir çınar, bir çeşme olarak çıkar karşımıza. Osman Bey’in gömüldüğü eski Bizans manastırının adı olan Gümüşlü; yeşilin manasını farklı bir şekilde yansıtan, ölümü anlatan Yeşil Türbe ve Yeşil Cami; Tanpınar için zafer naralarının büründüğü bir masal kahramanı olan Konuralp; Horasan erlerinden olup Genç Orhan’ın ordusuna katılan Geyikli Baba; beyaz zafer ve bir ganimet çiçeği Nilüfer Hatun ve Muradiye, Emir Sultan gibi Bursa’nın birçok semti, kendilerine has renkleri, aydınlıkları, lezzetleriyle karşılayarak hayat ve zaman üzerine bir hayale daldırır.
    Bir su şehri olan Bursa’ya Tanpınar gittiğinde, günün her anına tılsımlı aynasını tutan  su seslerini dinlediğinde, servetinin önemli bir kısmını çeşme yapmaya adayan, bunu kendisine eğlence edinen Karaçelebizade Aziz Efendi’yi bu işi yapmasından dolayı hak verir.
    Ve Yeşil Cami. André Gide, Yeşil Cami için “zekânın kemal halinde sıhhati” demiştir.Aydınlığın ortasındaki cami, ayak ucunda kendisini tamamlayıcı bir şey gibi uzanan manzarayla beraber çok güzel bir görünümdedir.
    III. Selim tarafından yaptırılan Emir Sultan türbesi ve mescidi Bursa’nın hayatını zaman zaman etrafında toplayan merkezlerden biriymiş.  Evliya Çelebi anlata anlata bitiremediği bu ihtişamlı türbede her sene büyük bir halk kitlesi toplanır, Erguvan Bayramı yaparlarmış.
    Tanpınar, Bursa’da asıl zamanın yanı başında  ikinci zamanı yapan şeyi şöyle anlatır: “Bu ses ve onun etrafı kucaklayan, her dokunduğu şeyin özünü bir edebiyette tekrarlayan akisleri, bu mevsimlerin ve düşüncelerin ezelî aynası, zamanın üç çizgisini birden veren tılsımlı bir aynadır. Sanatın aynası da bundan başka bir şey değildir.”

    İSTANBUL: İstanbul, Tanpınar’ın çocukluğunda tanıdığı ihtiyar Arap kadın için serin, berrak, şifalı suların şehriyken, Tanpınar’ın babası için, hiçbir yerde eşi bulunmayan büyük camilerin, güzel sesli müezzinlerin ve hafızların şehridir.
    Esas İstanbul, sabahın bir başka olduğu Boğaziçi, akşamın ışık yansımalarıyla Çamlıca, kendisine yetebilen değerler dünyasının son mirasıyla Üsküdar, Paris taklidiyle Beyoğlu, Üsküdar, Erenköy, Bentler, Çekmeceler, Adalar olmak üzere hepsi ayrı ayrı farklı coğrafyalar gibi kendilerine has güzellikleriyle var olmuşlardır.
    Bir zamanlar şehrin asıl belkemiği Saraçhane, Okçular, Sedefçiler, Çadırcılar gibi titiz el işleriyle gündelik eşyaya bir sanat çeşnisi veren birçok küçük sanatın özel çarşı ve atölyeleriydi. Bu çarşılarda öyle bir insan kalabalığı olurmuş ki, değişik dil, ırk, mezhep, kıt’alara mensup kişiler eski şarkı kapsayan rengarenk bir insan kalabalığı oluştururlarmış.
    İstanbul’un iktisadi imkanları ve arkasında dünya ticaretinin büyük bir parçası vardı. Tüm Akdeniz ve Karadeniz’in İstanbul’a geldiği hatta 1900 yılına doğru dünyanın birinci sınıf limanlarından biri olarak tanındığı bu şehir, devrin bütün seyyahlarına Londra’yı anımsatırmış. Bu oluşumun yitimini Tanpınar  yüz kırk dokuzuncu sayfada şöyle anlatıyor: “Bütün bunlar, arkalarındaki hususî medeniyetle birlikte çekilince, İstanbul gerektiği gibi düzenlenmesi zaman isteyen bir istihsal  hayatıyle geçinmeye başladı. Kısacası, büyük müstehliklerin  şehri, küçük müstahsilin  şehri oldu.”
    Tanpınar, okurlarına eski İstanbul’u, Tanbûri Cemil’in özellikle “Ninni”sinde, Ahmet Rasim’in “Sokaklarda Geceler” adlı küçük yazısında ve Neşet Halil’in kitaplarında bulabileceklerini söyler. Eski İstanbul’u bir terkib  olarak adlandıran yazar, şehrin geçmişini tanıma konusunda daha birçok kişiyi, yapıtlarını örnek verir ve bu kişiler yazarlar ve kitaplarla sınırlı değildir.
    Roma, Atina, Isfahan, Gırnata, Bruge gibi şehirlere benzetilen İstanbul asıl mimaride aranmalıdır der Tanpınar. Örneğin İstanbul’da Bizans mimarisi, Fatih, Bayezid, Selim, Kanunî zamanlarında değişmiştir. Ama mimarideki esas değişimi hem de çok önemli değişimi Tanpınar’a göre de büyük mimarımız Mimar Sinan yapmıştır. Tanpınar, Sinan’ı bakın nasıl anlatıyor:“Yaratıcı, nizam verici hamleleriyle İstanbul ufkunu, mermeri, kalkeri, porfiri, kubbeyi, kemeri, istalâktiti, asırlık şekilleri birbirine karıştırır; nisbetleri değiştirir, tenazurları  kırar, sanki dehasıyla kendisinden öncekilerin tecrübelerini, buluşlarını bir sonsuzluğa taşımak istiyormuş gibi, her şeyi genişletir, büyütür, sayıları çoğaltır, her motiften ayrı ayrı şekiller ve terkipler çıkartır.  …Mihrimahları, Rüstem Paşa’ları, Piyale’leri, Kılıç Ali’leri; Sokulu camileriyle, medreseleriyle, su kemerleriyle, türbeleri, çeşmeleriyle, sarayları ve köşkleriyle, küçük mescitleriyle İstanbul’u baştanbaşa fethetmişti.”
    Ve eski İstanbul’un mimarisiyle rekabet edecek, buraya gelen seyyahların güzelliğinden bahsettikleri ağaçları vardı. Bunun bir nedeni de büyük mimarlarımızın daima, eserlerinin yanı başında birkaç çınar ya da serviyi eksik etmemeleriydi. Ama artık İstanbul gittikçe ağaçsız kalmakta. Ve yangınlar  yüzünden de şehir neredeyse otuz senede bir yeniden yapılır. Ve bu yangınlar süzme külhanbeyi tipi olan tulumbacıları doğurur. Eski İstanbul nasıl bir tarafıyla yeniçeri ise, bir tarafı da az çok külhanbeyiydi.
    Evliya ile dolu olan ve eskiler için Mekke ve Medine kadar mübarek bir şehir kabul edilen İstanbul’da (Bursa da buna dahildir) hemen yerde, yazarın Türk İstanbul’un tabu senetleri dediği fetih şehitlerinin mezarları vardır. 
    İstanbul’un kahvehaneleri… İkbal, Tanpınar ve yazar, düşünce arkadaşları için bir buluşma yeridir. Kimler yoktur ki burada; Mustafa Nihat Özön, Nurullah Ataç, Ali Mümtaz Arolat, Yunus Kâzım Könü, Hasan Âli Yücel, Mustafa Şekip Tunç, Zeki Faik, Elif Naci, Rıza Tevfik… Hasan Âli Yücel buranın adını akademi koymuş. O ünlü Şehzadebaşı’nı ise uzun süre Naşit tek başına ayakta tutmuştur. Milli zaferden sonra İkbal ve diğer kahveler bırakılır, daha çok Bayezid tarafında toplanır ama sinema zevkiyle birlikte İstanbullunun ilgisini Beyoğlu çeker.
    Daha ziyade yabancı ve yerli azınlığın hayatı olan Beyoğlu, yavaş yavaş tiyatrodan kafeşantana , otele ve Avrupalı lokantaya, birahaneye doğru genişleyen bir yer olmuştur.
    Beyoğlu ve daha birçok semtiyle yaşayan İstanbul üzerine çok şeyler söylemiş, göstermiş Ahmet Hamdi Tanpınar kitabında. “Beş Şehir”de yaptığım gezintiden sizlere aktardıklarım az bir kısımdır. Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve İstanbul’un tarihsel, kültürel ve doğal özelliklerini yazarın öznel ve zaman zaman nesnel bakış açısından okuyacağınız çok önemli bir kitap “Beş Şehir”. Sadece bu kitabından yola çıkarak bile Ahmet Hamdi Tanpınar’ın tüm yapıtlarında yansıttığı Doğu ile Batı, geçmiş ile gelecek arasında köprü kurma isteğinin yansımalarını görüyorsunuz.
    “Beş Şehir”i, yazarın anlattığı son şehir olan İstanbul’un anlatımını bitirdiği sayfalardan aldığım bir alıntıyla noktalayım. Bu alıntıda da geçmiş ile geleceği ve varoluşu irdelemektedir Tanpınar. “En büyük meselemiz budur; mazi ile nerede ve nasıl bağlanacağız; hepimiz bir şuur ve benlik buhranının çocuklarıyız; hepimiz Hamlet’ten daha keskin bir ‘olmak veya olmamak’ dâvası içinde yaşıyoruz. Onu benimsedikçe hayatımıza ve eserimize daha yakından sahip olacağız. Belki de sadece aramak ve bütün kapıları çalmak kâfidir”.

 

Yorum Yaz