Sinema salonlarına yıllardır gitmeyen belki de hiç gitmeyen kaç kişi vardır… Sinemanın üzerimizde bıraktığı şaşırtıcı, çekici etkiyi sağlayan; büyüleyen en önemli etkenlerden biri karanlık sinema salonları değil mi? Ama çağımızda yaş, dil, din, kültür, sınıf farkı ayırt etmeksizin günlük yaşamın bir parçası halinde sinemayı ayağımıza getiren bir kutu herhalde hepimizin evinde; televizyon. “Bir yandan sinema sanatından yararlanan insanların sayısı artarken, öte yandan onun içerdiği yanılsamacı etkiler de yaygınlaşmakta ve zaten günlük yaşamın sıkıntıları içinde boğulup ne yapacağını şaşırmış duruma gelen geniş kitleleri akıl almaz düş dünyalarının tutsağı haline getirmektedir.” Fakülte hocam Mutlu Parkan’ın “brecht estetiği ve sinema” adlı kitabını 80’li yılların başında yazdığını göz önüne alarak ben de (ki benim keşfettiğim bir şey değil) bir ekleme yapayım; televizyon sonrasında bilgisayar diyerek. Cep telefonlarını eklemeli miyiz (!)
Parkan’ın burada söz ettiği sinema, izleyiciyi duygusal olarak etkilemeye çalışan dram sanatının mirasçısı geleneksel sinemadır. “Zaten yüz yıla yaklaşan sinema tarihinin, adı geçen geleneksel sinemanın dışında bir sinemaya tanıklık ettiği pek söylenemez.”
Sinemada birçok akım ortaya çıkmış ancak “geleneksel sinema, kendi içinde beliren çeşitli yalpalamalara, zikzaklara rağmen gelişimini sürdürmeye devam etmiş ve geniş seyirci kitleleri için bir «düş makinası» olma işlevini televizyon dizilerine de aktararak, günümüze kadar gelmiştir.” Aykırı üslubuyla çektiği, toplumsal eleştirilerin yer aldığı çarpıcı filmleriyle tanınan İtalyan film yönetmeni, şair, roman yazarı Pier Paolo Pasolini’nin ‘Plansekans ya da Gerçeğin Semiyolojisi: Sinema’da belirttiği üzere, seyirciyi büyülemeye hizmet eden «afyon» işlevi gören sadece sinema-dram değildir. Gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya koyan filmler de seyirciyi büyüleyerek «afyon» işlevi görmektedir çünkü gerçek de büyüleyicidir. Ama nasıl? Doğaldışı bir büyüleyicilik.
Bizi insan yapan en temel özelliklerimiz arasında biri vardır ki; yaşama aktif olarak katılma ve katılımın içinde yönlendirme, değiştirme gücü. İşte geleneksel sinemanın estetik yapısında bu gücün tüketilmesi hedef alınmakta. Bu gücü ortaya çıkarma çabaları olmuştur. Ancak Parkan, Brecht’in estetik kuramının görmezlikten gelinmesi nedeniyle aydınlatıcı sonuçlara ulaşılmadığına dikkati çekmekte. Ve çekim öncesinde sinema estetiğinin günümüzdeki sorunlarına değinmekte.
İzleyiciyi avutan, oyalayan, hoşça vakit geçirmesi üzerine kurulan yani eğlendiren filmler daha çok ticari kaygılarla oluşturulmakta. Ve bu oluşum farklı türlere rağmen, ne kadar çok izleyiciye ulaşırsa hedeflenen «kâr» elde edilmekte.
Başka hayatlarla yaratılan gerginliğin ve özdeşleşmenin gitgide zirveye çıkıp azalması sonucu oluşan haz ilkesi çerçevesinde kurulan geleneksel sinemada izleyici, kendi yaşantısından bir saati geçkin bir zamanda uzaklaşmakta. Uzaklaştığı en önemli durum ise zihinsel faaliyeti olmakta. “Bu seyircinin yaşamda üretim süreci içinde her gün ve her gün tükenmekte olan aktivitesinin, bir film boyunca yaşamdakine benzer bir yaşantı içinde bir kez daha tüketilmesinden başka bir şey değildir. Böylece seyirci kendisine sunulanları herhangi bir eleştiri süzgecinden geçirmeksizin kabullenmek zorunda kalmaktadır.” Bu kabulleniş, tükenişte filmler izleyicide, acıma ve korku duyguları (günümüzde bu duygulara öfke, nefret, sevgi, erotik duygular da eklenmiştir) uyandırarak ruhlarını tutkulardan arındırmalarına; «katharsis»e ne ölçüde hizmet etmektedir? “Dolayısıyla sinemanın günümüzdeki estetik sorunları içinde odak noktasını oluşturması gereken gerçeklik kavramı değil, özdeşleşme ve katharsis kavramları olmalıdır.”
Kitapta, sinemanın varoluş nedeni olan ve varlığını sürdürdüğü sürece var olacak olan gerçeklik izleniminin kendisine varoluşu bahşetmiş olan yaşam gerçeği ile birlikte tartışılmasının gerekliliğine dikkat çekilmekte. Gerçeklik izleniminin, katharsis yaratmayacak şekilde denetim altına alınması, yaşam gerçeğinin sorgulanması, sırrın orada aranması vurgulanmakta. “Bilimsel bir yöntemi getirecek olan alıcının arkasında yer alacak olan insan beynidir. İnsan sadece şey (meta) olmayıp, aynı zamanda şeyleşmenin metaın fetiş karakterinin ve bunun sırrının farkına varan insan beyninin sahibi olduğu için, basit bir teknolojik araç olan alıcının arkasında bilimsel bir yöntemle teçhizatlanmış olarak yer aldığı anda, duyularımızın noksan yönlerini giderebilir ve yetersizliklerini tamamlayabilir. Daha doğrusu, bir form, bir görünüş haline gelmiş olan gerçeğin ve onu yöneten yasaların ortaya çıkarılmasını sağlayarak zihnimizdeki yanılsamayı ortadan kaldırabilir.”
Kitabın ikinci bölümü olan Brecht’in estetik kuramına toplu bir bakışta, Brecht’in kuramının «diyalektik tiyatro» olarak adlandırılmasının en uygun olacağı belirtilmekte. Belirtilmekte çünkü buna gerekçe olarak da, kendisinin kuramını, başta Kapital olmak üzere Marksist klasikleri inceleyerek uzun bir teori-pratik sonucu oluşturduğu ve temelinde diyalektik ve tarihi materyalizmin yasalarının yer aldığına dikkat çekilmekte. Ancak önerdiği tiyatronun epik tür içinde var olması nedeniyle «epik tiyatro» kavramı da terk edilmemekte. “Denebilir ki Brecht’in estetik kuramının ruhunu diyalektik ve tarihi materyalist felsefe, bedenini ise epik tiyatro oluşturmaktadır.”
Brecht, kuramını oluştururken seyirci için tehlikeli olduğunu düşündüğü bir kavramdan hareket eder; «katharsis». Aristoteles’in ‘Poetika’ adlı yapıtında tragedya’nın işlevine ilişkin olarak ortaya attığı ve binlerce yıldır gösteri sanatlarında kullanılmakta olan «katharsis». Bu durum, yaşama aktif olarak katılan ve yaşamı daha iyi kılmak isteyen seyirci için sakıncalı olmakta. “İşte gerçeği yansıtabilme (ayna olma) ereğine yönelen «illüzyonist ve bireyci estetik»e karşıt olarak, Brecht, gerçeği dönüştürebilme (dinamo olma) amacına yönelik «eleştirisel ve diyalektik estetik»i sistematize etmiştir.”
Brecht’in estetik kuramı sekiz temel kavramdan oluşmakta: Naivete, Mesel Çalışması, Epizotik anlatım, Gestus, Yabancılaştırma, Tarihselleştirme, Anlatımcı yapı, Göstermeci oyunculuk. Bu eksenin temelinde ise ‘naivete’ bulunmakta ve ‘yabancılaştırma’ da eksenini oluşturmakta. Şimdi kitapta incelenen bu sekiz temel kavrama kısaca değinelim.
1. Naivete:Brecht’in estetik kuramının temelini oluşturan bu kavramın başına bir kelime daha eklenmekte kitapta; bilimsel. Bilimsel naivite. Bu durum şöyle bir örnekleme ile açıklanmış. Binlerce yıldır ağaçtan düşen elma için Newton şu soruyu sormuştur: “Neden düşüyor?” , “Nasıl düşüyor?” Newton, yapılmış bütün açıklamalardan farklı olarak elmanın düşüşünü ‘anlaşılmaz’ ve ‘yabancı’ bir olay olarak kendine sorduğunda yerçekimi yasasını keşfetti; yani görünenin ardındaki gerçeği. “İşte Brecht’in, estetik kuramının temeline oturttuğu bu tutum, Newton’un «bilimsel naivite» olarak adlandırılabilecek tutumudur.” Gerçeği açıklama ve dönüştürme, insanlar arasındaki toplumsal ilişkilerde algı yanlışları, yanılsamalar gibi gözlerin bağlandığı durumlarda hedeflenmekte. İşte bu hedefe «bilimsel naivite»yle ulaşılmakta. Bu ulaşımın uygulanabilmesinin koşulu da «mesel çalışması».
2. Mesel Çalışması: Burada ekipteki herkes bir analiz çalışması yapmakta. Tiyatrodan yola çıkarsak; oyuncular, dekoratörler, maskçılar, kostümcüler, müzikçiler gibi ekibi oluşturan tüm birimler düşünülmeli. “mesel bir yapıtın ilk bakışta ve düz bir okumayla bulgulanması mümkün olmayan toplumsal anlamıdır. Mesel çalışması boyunca sürdürülen naiv tutum aracılığıyla, toplumlar ve insanlar arası ilişkileri yöneten yasalar tanınır kılınır.” Kitapta bu naiv tutumun nasıl olacağı dört şıkta anlatılmakta: “a) Ekibin tümünün metne karşı mesafeli bir tutum alarak metnin görünen mantığına teslim olmamasını b) Metindeki çelişkilerin keşfedilmesini c) Metnin parçalanarak, metindeki durakların belirlenerek, epizotik anlatıma varılmasını ve nihayet d) Ekibin bilinç düzeyinin belirlenerek, neyi, ne ölçüde gerçekleştirebileceğinin tespit edilmesini de sağlar.”
3. Epizotik Anlatım: Epik kavramı, Aristoteles’den bu yana kullanılmakta. Zaten kelimenin kökenine de baktığımızda epos/destan tanımından anlaşılacağı gibi o dönem şiirinin özelliği olarak istenildiği kadar uzatılmasıdır çünkü konuyla ilintili birçok olay gösterilebilmekte. İki koro şarkı arasındaki bölümler; epizotlar metni süslemekte.
Brecht’in, duygusal isteklerin eylemlere dönüşmesiyle ortaya çıkan, kendi içinde bütünsel bir olayın çatışmalar, çelişkiler temelinde seyirciyi duygusal olarak etkilemeyi amaçladığı; dramatik tiyatro ile özdeşleşmeyi kıran, anlatıcı, göstermeci, tiyatronun yanılsamacı etkilerine karşı çıkan, seyircinin olayları yargılayarak kavramasını ve değiştirerek değişmesini amaçlayan; epik tiyatro karşılaştırması bu konu hakkında daha açıklayıcı olmakta:
“Dramatik Tiyatro’da; Seyircinin ilgisi oyunun sonu üzerine toplanır; Her sahne bir öteki için vardır; Organik bir büyüme; Olaylar düz bir çizgi üzerine gelişir; Olayların akışı evrimsel bir zorunluluğu içerir.
Epik Tiyatro’da; Seyircinin ilgisi oyunun yürüyüşü üzerine çekilir; Her sahne kendisi için vardır; Montaj tekniği; Olaylar eğriler çizer; Olaylar sıçramalıdır.”
Özdeşleşmeye dayalı geleneksel dramatik anlatımda ‘katharsis’e ulaşılırken, özdeşleşmenin denetim altına alındığı epizotik anlatımda ‘bilinçlenme’ görülmekte. İnsanlar yaşam deneyimi boyunca edindiği algısal bilgileri oyun boyunca, aktif zihinsel faaliyetiyle sıçratarak bilimsel bilgi (ussal bilgi) düzeyine ulaştırmakta. Ve artık seyirci bu ulaştığı noktadan yaşamını sürdürmekte.
4. Gestus: Naiv tutumun oyunculuk düzeyindeki karşılığı olan ‘gestus’da, sözü ifade edecek davranış (mimesis, taklit) yerine sözün arkasındaki görünmeyen anlamı gösterecek davranış ortaya çıkarılmakta. “Brecht’in estetik kuramında, anlatılacak olayların toplumsal anlamı demek olan mesel’in seyirciye aktarılmasında çıkış noktası söz değil, daima toplumsal bir anlamı ifade eden davranıştır.” Burada önemli olan figür’ün sözleri değil, mesele uygun yer alan insan ilişkilerindeki olası davranışların yer alması. Dille jest arasındaki uyumsuzluk toplumsal gestusu vermekte. Oyuncu, role dair elde ettiği eleştirel bakış açısını seyirciye geçirmekte ancak bunu mesel çalışmasının ve sonrasındaki araştırmalarıyla ortaya çıkarmakta. “Gestuslar, eylemde bulunan kişinin eylemlerini kestiğimiz ölçüde çoğalır. Yani Gestus’ların elde edilmesi için epizotik bir yapı zorunludur ve epizotik yapıya ulaşılmaksızın Gestus’ları elde etmek ve çoğaltmak mümkün olmaz.”
5. Yabancılaştırma: Bir olayı ya da karakteri yabancılaştırmada ilk olarak, onu kendiliğinden-anlaşılırlığı’ndan, bilinirliğinden, görünümünden uzaklaştırıp merak, şaşkınlık uyandıracak bir konuma getirilmekte. Yabancılaştırma, oyunculuk düzeyinde ifadesini gestus’larda bulmakta. “Yabancılaştırma efektleri, gestus’ların yanı sıra, ışık, ses, ses-görüntü ilişkisi ve çelişkisi, müzik (Brecht bir «Gestus Müziği»nden söz etmektedir), dekor, kostüm ve makyaj gibi teknik ve artistik araçların belirli bir sistematik içinde, mesel’e uygun bir şekilde kullanımıyla elde edilirler.” Epik ya da diyalektik tiyatroya zenginliğini veren sonsuz sayıda yabancılaştırma efekti bulunmakta.
6. Tarihselleştirme: Tarihsel olsun ya da olmasın bütün olayları tarihsel olarak ele almak. Böylelikle güncel olan güncelliğinden çıkarılmakta, belirli bir tarihi anın ürünü olarak gösterilmekte. Ve bu gösterimde güncel olanın egemenliği tartışılmakta ve seyirci dışarıdan bakış açısına sahip olmakta. Bu bakış açısıyla da yaşadığı toplumsal anın eleştirilip değiştirilebileceğini kavramakta.
“Tarihselleştirme, mesel çalışmasıyla elde edilmiş toplumsal anlamın, tarihsel boyutunu vermenin sanatsal aracı olarak da tanımlanabilir.”
7. Anlatımcı Yapı: Brecht’in estetik kuramında anlatımcı yapının var olma koşullarının anlaşılabilmesi, bilimler felsefesini bilimsel yöntem araştırması kapsamında değil de, ilkelerin belirlenmesi çerçevesinde ele alınmasıyla; epistemolojik (bilgibilim) bir yaklaşımla mümkün olabilmekte. Anlatımcı yapı epistemolojik bir sorun olarak ortaya çıkmakta ve estetik ifadesini epizotik anlatımda bulmakta.
“«Brecht için gerçekçi sanat ‘ideolojilere karşı realitenin yönlendirdiği ve gerçekçi duyguları, düşünceleri ve eylemleri mümkün kılan bir sanattı.» İşte, Brecht’in estetik kuramında çok önemli bir yer tutan anlatımcı yapı Brecht’in bu düşüncesinden kaynaklanmaktadır.”
8. Göstermeci Oyunculuk: Bu oyunculuk anlayışı Brecht öncesinde Çin tiyatrosu olmak üzere Uzakdoğu tiyatrosunda vardı. Özdeşleşmeye tamamıyla karşı olan bu tiyatro anlayışından farklı olarak Brecht, özdeşleşmeyi tümüyle red etmeyip yalnızca denetim almayı sağlayacak diyalektik bir oyunculuk anlayış düzeyine ilerletmeyi hedeflemiştir. “Brecht’in estetik kuramı, özdeşleşmenin seyirciye katharsis’e ulaştırma işlevini ortadan kaldırmış, ancak estetik değerini korumuştur.”
Epik-diyalektik sanatta seyirci, telkinler dışında kalarak, özgür iradesiyle doğrudan öğrenerek eğlenmekte ve bu da kalıcı olmakta.
“Brecht’in gerçekçilik anlayışı «toplumcu» olmaktan çok devrimci olarak adlandırılabilir. Çünkü temelinde yer alan dünya görüşünün özüne uygun olarak, bütün adlandırmaların ötesinde «eleştirel»dir.”
Ve kitabın üçüncü bölümü; Brecht’in Estetik Kuramının Sinema Üzerindeki Etkileri. Brecht film yönetmedi ancak yer yer kendisinin de yönettiği, senaryosunu yazdığı ve ekibiyle çalışıp sahip çıktığı tek film Slatan Dudov’un yönettiği ‘Kuhle Wampe’dir. ‘Kuhle Wampe’ dışında hiçbir film Brecht’in gözüne giremedi. Kitapta film üzerine ayrıntılı bir inceleme vardır. Okunduğunda Brecht’in estetik kuramının sinema üzerindeki etkileri daha anlaşılır olmakta. Kimi yönetmenlerin Brecht’in estetik kuramıyla ilgisi olmamakta ancak filmlerinin temelinde yatan naiv tutum, bu filmlerin Brechtçi bir sinemanın örneği olarak görülmesine neden olmakta; senaryosunu Şerif Gören ve Yılmaz Güney’in yazdığı, Yılmaz Güney’in yönettiği, yapımcılığını da Cevat Alkan’la üstlendiği, baş rolünü oynadığı “Umut” (1970) ile senaryosunu Federico Fellini ve Tonino Guerra’nın yazdığı, Federico Fellini’nin yönettiği “Amarcord” (1973). Brechtçi estetik bazı çizgilerin görüldüğü ya da bu çizgiden yola çıkmasalar da bazı noktalarda bu estetik çizgiyi çağrıştıran diğer filmler: fikrini Orsan Welles’in verdiği Charlie Chaplin’in senaryosu yazıp yönettiği, yapımcılığın da üstlendiği, baş rolünde oynadığı “Monsieur Verdoux” (1947); Michelangelo Antonioni’nin senaryosunu yazıp yönettiği “L'Avventura/Macera” (1960) , “La Notte/Gece” (1961) , “L'Eclisse/Batan Güneş” (1962) adlı filmleri; Claude Chabrol’un “Les Bonnes Femmes”i (1960). Brecht’den etkilenmese bile esinlenen bir diğer önemli yönetmen de Alain Resnais. “Hiroshima Mon Amour/Hiroşima Sevgilim” (1959) , “Je t'aime, je t'aime” (1968) adlı filmlerinde bu esinlenme hissedilmekte. Ve Françesco Rosi’nin “L’Affaire Mattei” , “Lucy Luciano/Talihli Gangster” adlı filmleri. Jean-Marie Straub’un Heinrich Böll’ün romanından Jean-Marie Straub ve Danièle Huillet’in uyarladığı “Nicht versöhnt oder Es hilft nur Gewalt wo Gewalt herrscht” (1965). Ve Brecht’in sürgün yıllarında yaşadığı Hollywood’daki dostu ABD’li sinema ve tiyatro yönetmeni Joseph Losey’in filmleri ve Losey’in, sinemasında Brechtçi çizgilerin görüldüğü söylenen yönetmenler üzerine yaklaşımlarına kitapta yer verilmekte. Joseph Losey, 1930’lu ve 40’lı yıllarda tiyatro yönetmenliği yaptığı Broadway’de Brecht’in “Galileo Galilei” adlı, ülkemizde de ‘Dostlar Tiyatrosu’nca sahnelenen tiyatro oyununu yönetmiştir.
Kitap okunduğunda tüm bu filmlerin ve yazıda yer vermediğim diğer başka filmlerin, yönetmenlerinin, hangi noktalarda Brechtçi estetik yapı ile ilişkilendirildiği verilen örnekler ve saptamalarla anlaşılmakta. Kimisinde geleneksel dramatizasyonun ret edilişi, mesel çalışmasının görülmesi, naiv tutumun gözlenmesi, kimisinde de Brecht’in oyunlarındaki özgürlük arayışından etkilenmeler, dramatik eğrinin parçalanması, özdeşleşme yönelimlerinin denetim altına alınması, epizotik yapının uygulanması, yabancılaştırma, tarihselleştirme efektleri, eleştirel perspektif sunmalar, seyirciye zihinsel faaliyet alanı yaratmalar, yerli yerinde kullanılan gestuslar görülmekte. Ancak bu çağdaş yönetmenler arasında bir kişi vardır ki Brechtçi bir sinemanın en yetkin örnekleri sunduğu belirtilmekte. Bu kişi, konudan ziyade üslup ile tekniğin ön planda olduğu; yönetmenlerin kendilerine özgü dillerini ortaya koydukları filmlerle oluşan“Yeni Dalga” akımıyla tanınan Jean-Luc Godard. Kendisi daha çok senaryosuz çektiği “À Bout de Souffle/Serseri Aşıklar (1960)” adlı ilk uzun metrajlı filmi ile tanınmakta.
Godard’ın ülkemizde “All's Well” adıyla gösterilen “Tout va bien/Her Şey Yolunda” (1972) filmi Brechtçi sinema yolunda adım adım gelişen estetik çizgisinin doruk noktası olmakta. “Bu filmde Brecht estetiğinin istisnasız tüm öğeleri mükemmel denebilecek bir sinematografik karşılık bulmuştur. Gestus’lar, yabancılaştırma ve tarihselleştirme efektleri, epizotik bir yapı içinde, seyirciyi, sürekli bir zihinsel faaliyette bulunmaya ve bu aktif tutumun sonucunda yaşanan gerçeğe dair yargılar vermeye yönlendirecek bir işlev görürler. Sinemanın bütün teknik olanakları görünen’in ardındaki gerçeğin keşfedilmesine yardım edecek şekilde kullanılmıştır. Filmdeki, reklam filmi sekansında başvurulan ses ve görüntü öğelerinin karşıtlığı ve birliği (zıtların birliği ve mücadelesi!) bunun bir örneğidir ve belki de sinema tarihinin en başarılı yabancılaştırma efektidir.”
Kitabın sonuç bölümü öyle kısa bir özetlemenin yer aldığı bir bölüm değil. Kitabı okuduğunuzda birçok başlık altında değinilen konuları, gözlemleri, analizleri göreceksiniz.
Brecht’in Estetik Kuramının Sinema Üzerindeki Etkileri ile ilgili olarak ülkemizde Sinema eğitimi veren fakültelerde akademisyenler ve öğrencilerin işbirliğiyle acaba kaç çalışma yapılmıştır? Yapılsa bile her yıl bu alanda yapılacak bir çalışma nasıl olmalıdır? Bu soruyu ben de yanıtlamak istiyorum. Hem de birçok kişinin bildiği önerilerle.
Brecht’in Estetik Kuramı üzerine yerli ve yabancı kaynakların taranması, okunması, tartışılması, yazılan yazılarla bildiriler yayınlanması; Mutlu Parkan’ın kitabında yer verdiği filmlerin bir araya getirilip izlenmesi, karşılaştırılması, tartışılması ve yine bildiriler olarak kitaplaştırılması; Brecht’in estetik kuramının sekiz temel kavramı; Naivete, Mesel Çalışması, Epizotik anlatım, Gestus, Yabancılaştırma, Tarihselleştirme, Anlatımcı yapı, Göstermeci oyunculukla ilgili olarak sinema bölümü öğrencilerinin kısa film senaryoları yazıp çekmeleri. Burada özgün bir senaryo da yazılabilir, Brecht’in oyunlarının bazı bölümleri günümüze de uyarlanabilir. Ve yapılan tüm bu çalışmaların halkla buluşturulması. Nasıl bir yöntemle mi? Yine Brecht’e dönelim; mesel çalışması olarak. Belki de Brecht’in doğum yıldönümü olan 10 Şubat 2011’de (bir yıl içerisinde hazırlanarak) böylesi bir etkinlik gerçekleşir, kim bilir?
Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Yaban” adlı romanında, I. Dünya Savaşı’nda bir kolunu yitirdikten sonra emekli bir asker olarak savaşta askeri olan Mehmet Ali’nin Orta Anadolu’daki köyüne yerleşen Ahmet Celâl, Bekir Çavuş’a İzmir için şöyle der: “Bir Türk için İzmir ne ise Sivas da odur. Diyarbakır ne ise Samsun da odur. İzmir zapt olundu mu, bütün Anadolu’nun ilmiği düşmanın elinde demektir. Orası kurtulamayınca burası kurtulamaz.”
9 Eylül 1922 İzmir’in kurtuluşu, Anadolu’nun kurtuluşu ile eşittir. Bu yüzden her 9 Eylül, ulusumuzun tarihsel süreçte tam bağımsızlık ilkesiyle varoluş koşullarından günümüze gelindiğinde de önemli amaçlar kavranarak, ulusal bilinçle kutlanmaktadır. Bu bilinç, İzmir’in bulvarlarına, caddelerine, meydanlarına, heykel ve anıtlarına ve kurum isimlerine de yansıtılmıştır. Yetişkinlerin bildiği bu yansımaları çocuklarımıza hatırlatmalı. Ama “9 Eylül” isimli yerlerden önce Hasan Tahsin ile başlamalı. Sınırlarını, siyasal, ekonomik, askeri güç ve nüfuz alanlarını sürekli genişletme politikası güden emperyalist ülkelerin işgal ayakları 15 Mayıs 1919’da İzmir’e basar basmaz, ilk kurşunu ateşleyerek Türk direnişini başlatan yurtsever gazeteci Hasan Tahsin’in, heykeltıraşımız Turgut Pura tarafından yapılan “İlk Kurşun Anıtı”, İzmir Büyükşehir Belediyesi önünde yer almaktadır.
Bir İzmirli için olduğu kadar başka şehirden gelenlerin de gidecekleri adresin yönünü tayin eden meydanlarının önünden kaç kere hızla geçeriz, bir yakımıza buluşmak için randevu veririz. İzmir’in bu meydanlarından bir tanesi adını bu önemli günden almıştır; 9 Eylül Meydanı. 9 Eylül Meydanı, Sakarya Meydan Muharebesi’nde elde edilen zaferden sonra Mustafa Kemal’e verilen Gazi unvanından adını alan Gazi Bulvarı ile 9 Eylül 1922’de Birinci Süvari Tümeni Komutanı olarak İzmir’e giren ve bunu telsizle Ankara’ya bildiren Mürsel Paşa’dan ismini alan Mürsel Paşa Bulvarı’nın kesiştiği noktadadır. Yine 9 Eylül Meydanı’nın Konağa giden yönünde, körfezde Konak Pier’e kadar uzanan bir başka bulvar da Fevzi Paşa Bulvarı’dır. Mustafa Kemal, kendisiyle beraber beş kişinin yer aldığı, üstü açık bir arabayla İzmir’e girerken yanında Fevzi Paşa oturmaktadır. Askerliğinin yanı sıra devlet adamı olarak da görev almış, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk genelkurmay başkanı Fevzi Paşa’ (Çakmak)nın ismi verilmiştir Fevzi Paşa Bulvarı’na.
Buca, Narlıdere, Alsancak semtlerinde fakülteleri bulunan, İzmir’in üç büyük devlet üniversitesinden biri olan, benim de mezun olduğum ve rektörlüğüne bağlı Dokuz Eylül Yayınları’nda iki yıla yakın çalıştığım Dokuz Eylül Üniversitesi de ismini, bu anlamlı günden almıştır. Konak, Gaziemir, Bornova ve birçok ilçede “9 Eylül” adını taşıyan okullarımız vardır.
İzmir’in Güzelyalı’dan Alsancak’a kadar ön cephesini teşkil eden kıyı şeridine Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün ismi verilmiştir. Üçkuyular’dan Konak Pier’e kadar “Mustafa Kemal Sahil Bulvarı”, Konak Pier’den liman da dahil Vahap Özaltav Meydanı’na kadar dolgu sonrası tüm Alsancak kıyı şeridi’ne “Atatürk Caddesi” denilmektedir. İzmir’de birçok okulun isminin yanı sıra, en köklü üç okulundan birine de Gazi’nin ismi verilmiştir; “İzmir Atatürk Lisesi”.
İzmir’de bağımsızlık mücadelesinde Hasan Tahsin’in ilk kurşunu atmasıyla arkasından gelen yaralı Kuvayı Milliye subaylarını tedavi eden bir kişi vardır; Baştabib Dr. Mustafa Enver Bey. Kendisinin ismi Kahramanlar semti başlangıcında Şair Eşref Bulvarı ve Mimar Sinan Caddesi arasında, Fuar 26 Ağustos Kapısı bölümünün yanında yer alan caddeye verilmiştir. Üç yıla yakın çalıştığım Namık Kemal Lisesi’ne gidiş ve dönüşlerimde her gün Dr. Mustafa Enver Bey caddesinden geçtim. Kendisinin yanlış hatırlamıyorsam, Cumhuriyet Bulvarı ile Talat Paşa Bulvarının kesiştiği bir noktada büstü de yer almaktadır.
Hasan Tahsin’in ilk kurşunu atmasıyla başlayan çatışmada Sarıkışla’da esir alınan Türk Askerleri arasında biri vardır; Şehit Fethi Bey. Kordon’da özellikle Rum kesimi içinde Yunanlıların tüm zorlamalarına karşın "Zito Venizelos (Yaşasın Venizelos)" diye bağırmadığı için şehit edilen askerimizin ismi, Cumhuriyet Meydanı ile Konak Pier arasında, Cumhuriyet Bulvarı ve Halit Ziya Bulvarı arasında “Şehit Fethi Bey Bulvarı” olarak yaşatılmaktadır.
Kurtuluş Savaşı’nda Büyük Taarruz’un sonunda İzmir’e ilk giren komutan Fahrettin Altay’ın ismi, Üçkuyular’daki meydana verilmiştir. Kendisinin Fahrettin Altay Meydanı’nda bir büstü de bulunmaktadır. Cumhuriyet sonrasında askeri görevlerinden önce ve sonra, başka illerin yanı sıra İzmir milletvekilliği de yapmıştır.
Bu yazı burada bitmez. Bildiğiniz ve okuduğunuz gibi “9 Eylül”ün yansımaları çok fazla. İzmir’in merkezindeki bazı yerleri sizlere andım ancak bir de İzmir’in ilçeleri, kasabaları, köyleri var. “9 Eylül”ün mekanlara, meydanlara, sokaklara, bulvarlara, anıtlara yansımaları yazıldıkça çoğalacak bir metne dönüşüyor. Ne dersiniz bu dönüşümü hep beraber yapalım mı? “9 Eylül” ruhunu almış bu yerlerden geçerken durup geçmişin ayak izlerine bakarak, bağımsızlık mücadelesi vermiş bu yurtseverleri analım, onların nasıl bir inanç, kararlılık ve güçle hareket ettiklerini düşünelim.
Bu yazı Cumhuriyet Gazetesi, 4 Eylül 2009 tarihli Ege ekinde yayınlanmıştır.
İnsanın kendini bir eşya gibi hissettiği hatta bir eşyadan da değersiz hissettiği dönemlerde her gün birbirine benzer. Bu benzerlik ilişkilere yansır. İlişkilerin sıradanlaşmasından daha da kötüsü, hayatımızın önceliklerinde en geri sıralarda yer alması. Kadın-erkek ilişkisi, kadın-erkek-çocuk ilişkisi, anne- baba ilişkisi ve babalarla olan ilişkiler… Babalar, babalarımız, babamız… Eğer onları her yıl tek bir günde, Haziran ayının 3. pazarında anımsıyor, arıyorsak ne kötü… Yine de böylesi günler, uzaklaşan bir ilişkiyi yakınlaştırmak için bir başlangıç olabilir.
Kolay olmayan, yorucu, çaba gerektiren işlerle kısacası güçle çevrili görülmek istenen babalar… Bu görüş çağımızda değişime uğradı mı? Ne kadar değişime uğradıysa da ailenin direği olarak görülen babalar hep güçlü olmak zorunda. Peki babalar gücünü çevresine nasıl yansıtır? Nefretle, öfkeyle, ezerek, egemenlik kurarak mı yoksa bilinçle, bilgiyle sevgiyle, ilgiyle mi? Bu soruya tüm babaları genelleyerek bir cevap verilemez tabi ancak toplumların demografik özelliklerine göre ortak paydalarda buluşulabilir. Buluşulabilse de herkesin babası, hayatının en önemli çağında çok etkilidir. Ve bu etki kimi zaman ya da çoğu zaman kişinin hayatı boyunca sürer. Bazı zamanlardaysa bu etki, kişinin yazar olmasına da yol açar tıpkı Kafka gibi…
Kafka, ‘Babama Mektup (Brief an den Vater)’ adlı kitabında, babasının hayatında nasıl bir etki yarattığını uzun uzun anlatır. Sağlıklı bir ilişki değildir onlarınki ve bu durum ‘Yargı’, ‘Ateşçi’, ‘Değişim’ gibi eserlerine de yansır. Kafka’nın babasıyla olan ilişkisini tüm açıklığıyla ortaya serdiği mektubu, yazar kimliğinin üslubuyla okuru bir kuyu gibi içine çekmekte. Tahminim, benzer bir ilişkiyi yaşayan okurda bu kuyu daha derinleşecek, geçmişe uzun bir yolculuk olacak. Kalemi güçlü bir yazarın önderliğinde çıkılan bu yolculuğun dönüşündeyse bir arınma ya da hafiflik duygusu hissedebilirsiniz. Ya da babanızla yaşadığınız olayların, izlenimlerin belleğinizdeki izlerine göre bir ağırlık… Bakış açısına göre algılananlar, hissedilenler farklılaşabilir.
Kafka’nın babası Hermann Kafka, ailesinin ekonomik olarak yoksul bir yaşam sürmesi nedeniyle daha çocuk yaşlarda değişik işlerde çalışmaya başlar. İlerde varlıklı bir ailenin kızı olan Julie ile evlenmesi toplumsal konumunda bir rahatlama sağlasa da kendi azmi, çalışmasıyla bu durumu sağlamlaştırır. Hermann Kafka, sıkıntılı geçen gençlik yıllarından sonra çalışıp çabalayarak sağladığı rahat yaşama ikide bir çocuklarının dikkatini çeker. Kafka, kız kardeşi Ottla’ya yazdığı mektupta babasının bu tavrını şöyle tanımlar: “Ancak, bir noktada bizi suçlamakta gerçekten haklı babam; o da (ister kendi başarısından ister hatasından kaynaklansın) bizim pek rahat bir yaşam sürmemiz; insanı sınamak için açlık, para sıkıntısı ve belki hastalıktan başka ölçüt yok elinde…”
Kafka, babasından biraz yüreklendirme, biraz güler yüz ve yolunun biraz açık tutulmasını ister ancak bağımsız görünen tüm düşünceleri babası tarafından hemen yadsınır. Bu tutum karşısında sevinçlerini, mutluluklarını gösteremez. Kafka için dünya üçe ayrılır; Birincisi, yalnız kendisi için konan yasaların egemen olduğu, içinde bir köle gibi yaşadığı dünya. İkincisi, kendi dünyasına çok uzak olan, babasının yaşadığı, hükmettiği, buyruklar verdiği ve istedikleri yapılmayınca kızıp içerlediği dünya. Üçüncüsü de, başkalarının buyruklardan ve buyruklara uymalardan bağımsız, mutlu yaşayıp gittiği dünya.
Babasının istisnai olarak genelde suskun bir ıstıraba gömüldüğü durumları Kafka harikulâde bulur çünkü böyle zamanlarda sevgi ve iyi yürekliliğiyle tüm karşıt güçleri yenen babası, kendisini doğrudan sarıp duygulandırır. Ve babasından seyrek olarak gördüğü bir başka durum; sessiz, memnun, evet diyen bir gülümseyişle bakarak karşısındakini mutlu etmesi… Yapılması hiç de zor olmayan bir şey değil mi? Ve yapıldığında insanı sadece insanı mı? Yaşayan tüm canlıları yaşam enerjisiyle çevreleyen, mutlu eden bir eylem. Tabi samimi olursa.
Kafka’nın babasının bu istisnai durumlarından biri de, sahip olduğu mağazadan ve aile çevresinden uzaklaştıkça daha güler yüzlü, yumuşak başlı, nazik, saygılı ve samimi olabilmesidir.
Kafka ne yapsa babası karşısında suçlu hisseder kendisini. Bir kez bile dayak yemediği babasının bağırıp çağırmaları ve bu esnada yüzünde oluşan kızarıklık, pantolon askılarını çarçabuk çıkarıp sandalyede kullanılmaya hazır bekleyişi, kendisi için dayaktan beterdir. Bu durumu mektubunda şöyle anlatır: “Sanki asılmak istenen biri vardı ortada; gerçekten asıldı mı ölür, her şey de kapanıp giderdi. Ne var ki, asılması için gerekli hazırlıkların yapıldığını kendisi de görüp yaşar ve ancak ilmik boynuna geçmek üzere gözlerinin önünde sallanıp durduğu bir sıra bağışlandığını öğrenirse, bu ona yaşamı boyunca acı verirdi.”
Aralarındaki yabancılaşmanın kendisini alıkoyması sebebiyle Kafka, babasının kendisine sunduklarından yararlansa da bunu, utanç, bezginlik, güçsüzlük, suçluluk bilinci içinde yapmaktadır. Babayla olan ilişkisinin yansıması sonucu çevresindeki insanları erişilmeyecek kadar üstün görür. İnsanlara karşı güvensizliği kendisine karşı güvensizliğe dönüşür, kendi dışındaki her şeyden sürekli korkar.
Kafka’nın yaşamı baştan sona güçlü ve sert bir baba imgesinin gölgesinde geçer, babasıyla aralarında hiçbir zaman yakın bir ilişki kurulamaz. Bu sağlıksız baba-oğul ilişkisi Kafka’nın içine kapanmasını hızlandırır. Hermann Kafka sadece çocuklarına değil, işadamı olarak yanında çalışanlara da böyle davranır ve anneleri de bu durumdan fazlasıyla payını alır. Fazlasıyla uyumlu bir kadın olan anneleri, çocuklarına duyduğu sevgiden ve bu sevginin mutluluğundan güç alarak kocasının bu tavırlarına katlanır.
Babasına anlatamadığı çok şey vardır Kafka’nın. Anlatmayı düşündüğündeyse kendisini ve babasını yaşlanmış bulur. Ve başka bir yazar da tıpkı Kafka gibi babasına anlatamadığı şeyler olduğunu düşünür. Ve o da babasına mektup yazar. Kim mi bu kişi? Oğuz Atay.
Ölümünden iki yıl sonra yazdığı mektupta Atay, babasının bildiği şeylerin yanı sıra bilmediği şeylere de değinir; cenaze töreninin nasıl olduğu gibi. Babasının hayat hikâyesini bahane ederek aslında kendinden bahseder. Ölümünden sonra kendisindeki değişimlere değinir; daha muhafazakâr olur.
Yazar, babasıyla farklılıklarına, daha az olmakla birlikte benzerliklerine, özellikle yaşı ilerledikçe olan benzerliklerine değinir. Babası kendisini sunmasını hiç becerememiştir. Bu duruma kendini de katan yazar şöyle der kitabında: “Galiba biz, babacığım, birbirimizi hep böyle anlamadan sevdik.” Çevresindeki her şeyi kesin çizgilerle ikiye ayıran baba, bu sınırlarla belirlediği dünyada belirsiz bir biçimde yaşar ve ölür. Mektubun yazıldığı kişi artık değişebilir mi? Mektubu yazan kişi: “Seni artık değiştirmek mümkün değil babacığım; bu nedenle de kendimi de değiştirmenin mümkün olacağını sanmıyorum.” diyerek çözülür. Artık babasını düşündüğünde durmadan gülümseyen yazar bu durumu şöyle anlatır: “Seni sen olarak yaşamak istiyorum. İstiyorum ki evde annem gibi biri olsun ve ben de mutfağa giderek, ‘Burada gene bir şeyler kaynıyor Muazzez,’ diye içeri seslenebileyim ve bana ‘Kaynadığını görüyorsun altını kıs Cemil Bey,’ denilsin ve ben de hiçbir şey yapmadan mutfaktan çıkayım” dese de sonunda babasına tümüyle benzemekten korkarak herkesin sorduğu şu soruyu sorar: “yani ben de sonunda senin gibi ölecek miyim?”
Oğuz Atay’ın babasının Kafka’nın babasıyla benzerlikleri vardır; sert, duygusuz ve bencil görünmeleri ve aralarında hiçbir zaman, alışılmış baba-oğul ilişkisinin olmaması. İki yazarın da babalarına ‘mektup’ tarzında bir yazıyla seslenmeleri ve psikolojik çözümlemelere de ağırlık vermeleri bir diğer benzerlikleri. Ve en önemlisi babalarından yola çıkarak kendilerini çözümlemeleri. Mektubun kimi yerlerinde babalarını yargılarken o yargıda kendilerine yer vermeleri, babalarıyla ve kendileriyle, yaşamla hesaplaşmaları.
“Kafka’nın deyişiyle mektup ‘yaşamayı’ değil – bunun için vakit geçtir artık – ‘yaşamayı ve ölmeyi’ kolaylaştırmak için kaleme alınmıştır.” Oğuz Atay ise bu kaleme almayı mektubunda okura şöyle aktarır: “Yakın çevremde seninle ilgili bir hatıramı anlattığım zaman, ‘Ne güzel,’ diyorlar, ‘Bunu bir yerde kullansana.’ Onun için, çok özür dilerim sevgili babacığım, seni de bir yerde, meselâ bir mektupta kullanmak zorundayım. Geçen zaman ancak böyle değerleniyormuş; insanın geçmiş yaşantısı ancak böyle anlam kazanıyormuş…”
Kafka’nın kitabında belirtilen önemli bir nokta, baba oğul arasındaki çatışma her ne kadar Kafka yapıtlarının önemli temalarından biri olsa da, tüm eserlerinin kapısını açacak bir anahtar gibi görülmesinin yanlışlığına düşülmemesi. Oğuz Atay’ın “Babama Mektup” adlı metni ise “Korkuyu Beklerken” adlı hikâyelerinin olduğu kitapta yer almakta. Bu metin öz yaşamsal bir belge midir yoksa kurgulanmış bir hikâye mi? Peki öz yaşamsal olaylardan çıkılarak şekillendirilmiş bir hikâye diyebilir miyiz? Oğuz Atay’ın babası ağır ceza yargıçlığının yanı sıra milletvekilliği de yapmıştır. Ve yazar metninde, babasının milletvekili olarak meclise giriş-gidiş sürecine değinir. Sonuçta Kafka da “Babama Mektup” adlı kitabında, gerçekleri yorumlamıştır. En önemlisi mektuba ustaca uyguladığı bakış açıları… Babası, kendisi, babası-kendisi, babalar-çocuklar ve dıştan bir yabancı gibi bakan, yorumlayan, dönüştüren kalemi… Aynı bakış açısı Oğuz Atay’da da görülür. Yalnız, Oğuz Atay’ın “Babama Mektup”u okurken Kafka’ya göre arada kendimi gülümserken yakaladığımı itiraf etmeliyim. Ama iki yazarın da kalemlerindeki içtenlik okuru hemen çekiyor, çekmekten öte kim bilir kaç okur bu kitapları okuduğunda bir aynaya bakar gibi babasıyla olan ilişkisini görecek… Görülen yitirilmiş bir ilişki de olabilir, yaşanan bir ilişki de. Hâlâ bu ilişkiyi yaşayanlarınsa şansları var. O buzdağının üstünde yer alan otoriteyi eriterek altta kalan gülümsemeyi çıkarma, sevgi ve aklın işbirliğiyle dalgalara teslim olabilme... Vakit geçmeden bir kulaç siz atın diğer kulacı da babanız atsın ve yol alın ırmakların, denizlerin, okyanusların içinde, biriniz boğulursa diğeriniz kurtarın, güvenerek kurtarın. Evet güvenerek…
Emre Kongar “Babam, Oğlum, Torunum” adlı kitabında, babasına olan güvenin nasıl oluştuğunu öyle güzel anlatmış ki… Ve bu güveni anlatırken bu hayat yolunda yürüyebilmenin ya da tökezleyip düşmenin saptamasını da yapmış. Yazının başlangıcını aynen sizlere aktarıyorum: “…bizim, anne-babamızla oluşturduğumuz ailemizde de, sonradan benim kurduğum ailede de esas duygu, sevgiyle birlikte güvendi. Şimdi bu satırları yazarken, bu güven duygusunun nasıl geliştiğini daha iyi anlıyorum: Babanın ya da annenin söyledikleri, senin algıladığın dış dünyayla ne denli uyuşuyor? Senin algıladığın dünya ile anne-babanın sana aktardığı dünya çakışıyorsa, hem onlara karşı güvenin gelişiyor hem de kendini yakın ve uzak çevren bakımından güven içinde hissediyorsun. Yok aile içinde sana aktarılan dünya ile kendi algıladığın dünya arasında çelişkiler varsa, o zaman hem kendini güvensiz bir ortamda buluyorsun hem de tabii anne-babana karşı olan güven duygunu da yitiriyorsun…” Yitirilen güven belki kazanılabilir ama yitirilen kişiler… Ölen kişilerle tekrar yüzleşme şansımız olabilir mi?
Ölüm… Geçen her saniyede yaşanan ölüm… En yakınlarımız öldükçe ölüm de yakınlaşır bizlere. Hele de bu kişilerden biri babamızsa, ölümün artık davetsiz bir misafir gibi hiç beklenmedik bir anda ya da önceden haber vererek geleceği gerçeğiyle yüzleşiriz. Oysaki, hele de çocukken o güçlü babalarımız bizlere hiç ölmeyecekmiş gibi gelirdi değil mi? Babalarımız bizim gözümüz gibiydi. Çoğumuz çocukken babalarımızın penceresinden bakmadık mı dünyaya? Kimilerimizse bu pencereyi hiç kapatmadı ya da aralık bıraktı. Hele de erken yaşlarda yitirdiysek babamızı Cemal Süreya gibi kör olmaz mıyız?
“Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü kör oldum
Yıkadılar aldılar götürdüler
Babamdan ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç hamama gittiniz mi?
Ben gittim lâmbanın biri söndü
Gözümün biri söndü kör oldum
Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak
Şöylemesine maviydi kör oldum
Taşlara gelince hamam taşlarına
Taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi
Taşlarda yüzümün yarısını gördüm
Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü
Yüzümden ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?”
Ve kaybedilen babanın ardından özlem başlar… Aslında babalar yaşarken de özlenmiştir çünkü genelde hep meşguldürler, yapmaları gereken bir işleri vardır. Bu duruma çocuklar da alışır ve o işlerin ne olduğu sorgulanmaz bir hal alır. Çocuklar babalarının kokusunu özleyerek büyür. Çocuk bu durur mu? Sürekli hareket eder, sürekli düşünür babasının ilgisini çekmenin yollarını. Bu durumu Can Yücel dizelerinde ne kadar güzel yansıtmıştır…
“Hayatta ben en çok babamı sevdim
Karaçalılar gibi yerden bitme bir çocuk
Çarpık bacaklarıyla -ha düştü, ha düşecek-
Nasıl koşarsa ardından bir devin
O çapkın babamı ben öyle sevdim
Bilmezdi ki oturduğumuz semti
Geldi mi de gidici - hep, hep acele işi!-
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi
Atlastan bakardım nereye gitti
Öyle öyle ezber ettim gurbeti
Sevinçten uçardım hasta oldum mu
40’ı geçerse ateş, çağırırlar İstanbul'a
Bi helalleşmek ister elbet, diğ'mi oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oyununu,
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu
En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin,
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim
Hayatta ben en çok babamı sevdim.”
Edebiyata yansıyan ‘baba’ algısından yola çıkarak, babalar gününe ithaf yazdığım bu yazıyı izninizle ben de kendi babama dair bir iki paragrafla bitireceğim.
Sen öleli tam yirmi sene oldu baba. 29 Kasım 1988’de ölmüştün 55 yaşında. Yaşasaydın 76 yaşında olacaktın. O zaman 17 yaşındaydım şimdi 38. Ama yaşasaydın en çok, seninle uzun yürüyüşlere çıkmak isterdim ve başımı omzuna koyarak Pasaport’ta gün batımını izlemeyi… Hayatının bizden önceki zamanını dinlemeyi… Arzularını, hedeflerini, dostluklarını, aşklarını… Şu fotoğraflarındaki hallerini ve kimi zaman da halsizliklerini… Bu halsizliklerinden sıyrılışını…
Geceleyin uyandığımda seni rüyamda yine gülümserken gördüğümü hatırladım. Herkes uykuda baba.
Çocukluğumdaki gibi yine elektrikler kesilmiş olsun, ben gaz lambasını yakarım. Gelir misin? Gelir misin şiir okumaya?