2009 Kasımının ilk günü, kış soğuk elini uzattı, ancak o günün gecesi içim dışım güzel bir sıcaklıkla çevrelendi. Bu sıcaklığın nedeni, Oyun Atölyesi’nce sahnelenen ‘Şekspir Müzikali’. Shakespeare’in oyunları ve sonelerinden seçilen bölümlerden bir kolaj yapılmış. Ama nasıl bir kolaj? Doğumdan ölüme yaşamı sorgulayarak anlatan ama aynı zamanda eğlendiren bir kolaj.  Bu yaşam bir erkeğin hikâyesi gibi gözükse de erkeğin olduğu yerde kadın olmaz mı? Müzikali yöneten Kemal Aydoğan’ın kolajında kadınlar oyundaki adıyla ‘soykarı’ yani soytarı. Bir kadın nasıl da yakışır soytarı rolüne… Kadınlar öyle bir sorgular, eleştirirler ki her şeyi ve bunu bazen öylesine fark ettirmeden yaparlar ki…  Ve kimi zaman hayatı dar ettikleri kadar  güldürüp eğlendirmede de ustadırlar.

    Kadınlar ve erkekler bir yana, 16. ve 17. yüzyılda yazılmış oyunlar, soneler günümüze bu kadar mı uyar? Bu oyunlar ve soneler Shakespeare’inse evet. Shakespeare,  evrensel diliyle her çağı yakalıyor.

    Farklılığı, değişimi yaşayan insanlar değişmeyen temel özelliklerle de birbirine benziyor. Doğup büyürken, yetişirken ve yaşlanırken ortak kapılardan geçmez miyiz? İşte bu oyunu izlediğinizde bir erkeğin yedi çağına dair aynalar göreceksiniz. Kendisiyle, başkalarıyla, toplumla ve dünyayla yüzleştiği, hesaplaştığı aynalar; kimi zaman aydınlık kimi zaman karanlık, kimi zaman pırıl pırıl ve alacakaranlık…

    ‘Şekspir Müzikali’nde, erkek ve kadın ayrımı yapılmadan da insana dair birçok temel özellik sergilenmekte; doğum, merak, kaygı, korku, kibir, tutku, aşk, ölüm… Ve yürüdüğümüz, koştuğumuz, düştüğümüz, kalktığımız, yetişmeye çalıştığımız, kimi zaman yetişip tekrar elimizden kaçırdığımız, belki de artık onu umursamadığımızda ölümle yüzleşeceğimiz ‘zaman’…

 

“Dinen dalgalar gibi kayalık kıyılarda

Sonlarına koşuşur ömrümüzün anları,

Hızla yuvarlanırlar çırpınarak ardı ardına

Tutmak istercesine öne atılanları.

 

Gençliğe vergi olan süsü zaman didikler,

Derin çizgiler kazar güzelliğin alnına.

En gözde varlıkları canavarlar gibi yer,

Kimse karşı duramaz amansız tırpanına;

 

Doğan varlık gün ışığını görür görmez

Zaman, armağanını yok etmeye koyulur.”

 

    Talat Sait Halman’ın çevirdiği 60. Sone’den bir derleme zamanın önüne geçilemeyeceğini nasıl da güzel anlatmış. Ama bu anlatımı Tolga Çebi’nin besteleriyle, Haluk Bilginer’den dinlemek bir başka güzel… Kendisi Shakespeare’in oyun ve sonelerinden çeviriler yapıp müzikalin sanat yönetmenliğini de üstlenmiş. Ve soykarılar: Evrim Alaysa, Selen Öztürk, Zeynep Alkaya, Tuğçe Karaoğlan… Bu genç oyuncular, soytarı rolünde sesleri, bedenleri, mimikleriyle çok başarılı oynamaktalar. 

    Yaklaşık iki saate yakın süren bu müzikal, Shakespeare’in 2., 18., 60., 121.,126., 129., 151. sonelerinden ve “Beğendiğiniz Gibi” diğer deyişiyle “Size Nasıl Geliyorsa” , “Kuru Gürültü” , “Kış Masalı” , “Kral Lear” , “Macbeth” , “Hamlet” , “Bir Yaz Dönümü Gecesi Rüyası” , “Troilus ve Cressida” ,  “Romeo ve Juliet” ,  “V. Henry” , “Othello” , “Antonius ve Cleopatra”  “Fırtına” , “Julius Caeser”  , “IV. Henry” , “II. Henry” , “Hırçın Kız” , “II. Richard” , “Pericles” adlı oyunlarından derlenmiş. Bu da yapılan kolajın çok zaman alan bir çalışma olduğunu gösteriyor. Ancak müzikali izlediğimde doğumdan ölüme bütünlüğü bozan hiçbir şey görmedim. Bir anlamda Shakespeare’in oyun ve sonelerinden yapılan derlemelerle sanki yeni bir oyun yazılmış. Besteler ve ekip çalışmasıyla bir müzikale dönüştürülmüş.

    Ağırlıklı olarak Haluk Bilginer’in çevirilerinin yanı sıra Talat Sait Halman, Sabahattin Eyüboğlu, Sevgi Sanlı, Zeynep Avcı, Bülent Bozkurt, İrfan Şahinbaş’ın Shakespeare çevirilerine de yer verilmiş. Ve Shakespeare olur da Can Yücel’in Türkçe söyleyeniyle “66. Sone”si olmaz mı? Hem de bu toprakların havasına öyle güzel uyarlanmış ki… İzlediğinizde göreceksiniz.

    Müzikleri duyarken kendimi orkestranın içinde gibi hissettim. İzleyiciye duyulan saygıyı, özeni, sevgiyi, müzikalin ses düzeniyle de fark ediyorsunuz. Sahne tasarımı, nesneler ve ışık düzeninin oyuncularla buluşmasında, balkondan izlememe rağmen birinci sırada izliyor hissine kapıldım. Bir karnavaldı seyrettiğim. Ve karnaval olduğu için de sadece seyretmedim; düşünsel bir katılım yaşadım. Bu yaşam deneyiminde eğlendim ve hüzünlendim. Kahretmeyen, aslında zamanın ne kadar hızlı geçtiğini duyumsatan bir hüzündü bu. Dünya sahnesine gelenler yerlerini almakta, bir ya da birçok kişiye iz bırakarak ya da silinerek gitmekteler. Shakespeare’in “As You Like It”, ülkemizde “Beğendiğiniz Gibi” ya da  “Size Nasıl Geliyorsa” diye bilinen oyunundan Haluk Bilginer’in çevirisiyle işte o meşhur söylem: 

 

“Bütün dünya bir sahnedir.

Ve kadın erkek ancak birer oyuncu:

Sırası gelen girer,

Sırası gelen çıkar.

Nice roller oynar ömür boyu…”

 

    Bu dünyada tiyatro sahnesindekilere taş çıkartacak oyunbazlar da var, sahneden gerçek yaşama ayak bastıklarında hiç oynayamayanlar da… İnsanlar oyuna da gelirler, oyun da ederler ve oyunu alırlar ya da kaybederler… Ve tam da bu zamanda sorarız o önemli soruyu: “Bir ihtimal daha var o da ölmek mi dersin? Olmak ya da olmamak işte budur soru?”

 

    Mizahtan uzaklaşanların gerçeklerden de uzaklaştıklarını fark ettiniz mi? Onlarda incelik, zariflik ve en önemlisi dikkat etmek, düşünmek uzak bir iklim gibidir. Şakası yoktur onların. Acaba en son ne zaman gülmüşlerdir? Sevinmek nasıl bir duygudur onlar için? Daha çok kahkaha yerine gözyaşıyla ifade ettikleri bir duygu mu?

    Mizah aslında her durumda nefes almanın bir yolu. Size hayatınızı devam ettirme enerjisini verir. En başta gülümser, gülümsetir. Bu yüzden de korkuyu küçültür, düşünmeyi büyültür. Dikkat edin mizah duygusuyla ders yapan öğretmenlerin sınıflarında başarısızlık pek görülmez. Bugün 2009-2010 eğitim-öğretim yılı başladı. Eğitim-öğretim yılını gülümseten ve düşünmeyle eş giden bir kapıyı açarak selamlamaya ne dersiniz? O zaman Cihan Demirci’nin “Çıkarın kağıtları muziplik yapıcaz” adlı kitabını okumanızı tavsiye ederim.

    Okul hayatları boyunca yeterince muziplik yapamamış, kötü bir eğitim sisteminin  kurbanı olmuş öğrencilere adanan kitabın ilk bölümü şu soru ile başlıyor: “Sahi, okula başladığınız o ilk günü hatırlıyor musunuz?” Evet kimler o ilk günü hatırlar? Okuldan yana mı öğretmenden yana mı şanslı olanlar? Ya da sınıf arkadaşlarından? Anne ve babasından? Şanssız bir başlangıç yapanlar…

        “Yanlış bir eğitim sonuçta insanın hayatını azgın bir çağlayan gibi alıp götürüyor ve en önemli, en güzel yıllarının uçup gitmesine neden oluyor… Demek ki bizim eğitim sistemiz parlak zekâya düşman!.. Bu sistemin ne yazık ki bir parçası haline getirilmiş öğretmenlerimiz ve anne-babalarımız da pek çok yanlış yapıyorlar… Sonuçta bizler bırakın devlet okullarını, en iyi okullara bile gitsek finalde ‘yetişememiş’ insanlar olarak hayatın içine bırakılıyoruz, ondan sonra da bırakın bir hayat problemini çözmeyi, her şeyi daha da çözülmez bir hale getirip, sorun yumakları, sorun dağları oluşturuyoruz sürekli…”[n1] 

    Yazar, okul hayatını vahşi bir ormana benzetiyor. “Tıpkı her türlü tehlikenin cirit attığı, tropikal bir ormanda yaşamak gibidir okul yaşamı!.. Her an yolumuzu kesen ağaç kütükleri, bitmek bilmez çalılar, dikkat etmezsek gözümüze girecek dallar, yabani otlar, her an karşınıza çıkabilecek vahşi hayvanlar, aniden derinleşen dereler, timsahların oynaştığı göller, durmak bilmez çağlayanlar, her an içine düşebileceğiniz bataklıklar, insanı tedirgin eden yaprak hışırtıları, ürkütücü kuş sesleri arasında nereye gittiğinizi pek bilmezsiniz!..”[n2]  Haksız mı? Kendi okul hayatıma bakarak cevap vereyim; haklı. Ve kitapta, bu vahşi ormana bırakıldıktan sonra araziye uyum sağlayıp kendini umulmadık bir şekilde geliştiren öğrenciler de sevgiyle anılmış.

    Kitapta bu vahşi ormandan sağ çıkabilmenin önerisi sunuluyor; zekâ. Ve bu zekanın en önemli maddesinin de “muziplik” olduğu. Zeka, bu vahşi eğitim ormanında öğrenciye soluk aldırıp onu ayakta tutacak en önemli güç.

    Öğretmenler… Hele de ilki kişiliğimizin oluşumunda ve hayattaki konumumuzda ne kadar etkilidirler… Onlar bize yol gösteren kılavuzlar. Ama nasıl yollar ve nasıl bir kılavuzdurlar? Farklı farklı insanlar var. Ve her ne kadar aynı müfredatı uygulasalar da öğretmenler de böyle. Kitapta yirmiyi aşkın öğretmen tiplemesine yer verilmiş. Okurken gülümseyip sorguladığınız bu tiplemelerin birçoğunda öğretmenlerinizi anacaksınız. Lisedeki işletme öğretmenim kitapta yer alan “Baba” öğretmen tipine tıpatıp uyuyordu ama tek farkla o bir kadındı (!)  Yıllar geçti ama onu hâlâ hatırlarım çünkü öğrencilerine o kadar güzel bir beden dili ve samimiyetle, sevgiyle yaklaşırdı ki, sınavlarından yüksek notlar alıp ‘işletme’nin argo anlamını aklımıza bile getirmezdik. Zaten o çeşitli muziplikleriyle de bizi gülümsetirdi. “Nesli tükenen öğretmen tiplerindendir!.. En son geçen yıl Bergama’da yapılan Roma dönemi kazılarında izine rastlanmıştır!..”[n3] 

    Öğrencilik yıllarımda İzmir’de yanlış hatırlamıyorsam iki ya da üç dershane olması nedeniyle çarpık eğitim sisteminin yarattığı “Dershane” tipi öğretmen maalesef bu kadar yaygın değildi. “Bu tip öğretmen, sınıfta dersleri tam olarak anlatmaz, işlediği konuları hep eksik, hep yarım bırakır… Acaba neden?.. Çünkü kendisi hafta sonları bir dershanede öğretmenlik yapar ve hafta içinde sınıfta eksik anlattığı dersleri hafta sonunda bu dershanede tamamlar!.. Yani ondan bir şeyleri eksiksiz ve tam olarak öğrenebilmek için hafta içi okula, hafta sonu da dershaneye gitmek gerekir…”[n4]  Yazarın bu öğretmenlerimizin eline düşmüş öğrenciler için bir daveti var, haydi katılalım bu davete: “Şimdi sizi bugüne dek onun eline düşmüş zavallı öğrenciler için bir dakikalık saygı duruşuna davet ediyorum!..”[n5] 

    Formüllere matematik terminolojisinden değil de mecaz olarak bakmak bana daha sempatik gelir; yol, yöntem önemlidir ne de olsa hayatımızda. Ama o formülleri sular seller gibi çözen kişilere hayranlık da duyarım ne yalan söyleyim. Üniversitede matematik bölümünü kazanan yeğenime nasıl dersler gördüğünü sorduğumda: “Halacım, gördüğümüz matematik dersleri lisede gördüklerimizden farklı” diyerek isteğim üzerine başladı anlatmaya. Anlattıkları tek kelimesini anlamadığım yabancı bir dil gibi geldi bana. Lise yıllarında nedense genelde matematik, fizik, kimya, fen gibi derslerde karşımıza çıkan “Ders Manyağı” öğretmen tipine dair kitaptan kısa bir alıntı yapalım: “Mesleğinin 360 derecelik bir açısı vardır!.. Hayatı dik açılarla kesişir!.. Bütün yaşamı prizmalar, grafikler, kesirler, kesitler, düzlemler, üçgenler ve problemler üzerine kurulmuştur!.. Yazlık gömleği bile kareli, dikdörtgenli hatta küplüdür!.. Yazları havuzda değil havuz problemlerinin içinde geçirir!.. Problem sormayı çok, ama çok sever!.. Mizah anlayışı diye bir şey yoktur!.. Çünkü o mizahı maddenin sıvı hali zannetmektedir!.. Sürekli olarak formül çözer, formül yaratır, kısacası her şeyi formülüne uydurur!..” [n6] 

    Bir de yaratıcı öğretmen tipi var ki buna örnek olarak fakülte arkadaşımı gösterebilirim. Kendisi heykel bölümünü yarım bırakıp resim bölümünden mezun oldu. Formasyon kursu aldıktan sonra öğretmen olarak atanmak üzere başvuruda bulundu. Ancak kendisini, yeterli kadro olmaması ve sınıf öğretmeni açığı olması nedeniyle sınıf öğretmenliğine atadılar. O da ileride resim öğretmeni olma sevdasıyla sınıf öğretmenliğine başladı. Çizim yeteneği ve eğitimi de olan bir kişi olduğundan en zor dersleri resim çizerek, öyküleştirerek anlatıyordu. Bu okulda tepkilere yol açtı, bir de çocukları dövdükten sonra ellerini yıkayan bir öğretmeni uyarmasıyla iyice şimşekleri üzerine çekti ancak müfettiş gelip de kendisini övüp tebrik ettiğinde okuldakilerin tavrı değişti. Çünkü sınıfı okulun en başarılı sınıfıydı. “Onun yanında can sıkıntısına yer yoktur… Ders konularını daha önce denenmemiş ve verilmemiş biçimlerle verir… Öyle ki sınıfın en ebleh, en paspal öğrencilerini bile şaşkınlığa düşürüp, onların bile bir şeyler öğrenmesini sağlar!.. En sıkıcı konuları en keyifli şekilde anlatır… Öğrenciler böyle bir öğretmen tipine pek alışkın olmadıkları için sürekli şüphe ve kuşku içinde onu izlerler, böyle bir öğretmenleri olduğuna bir türlü inanamazlar, bu yüzden de sık sık kendilerine çimdik attırırlar!..” [n7] 

    Kitaptaki öğretmen tiplemeleri yazıda da belirttiğim gibi bu kadar değil. Ve tabi ki öğrencilerde de bu tiplemeler yapılmış. Yirmiyi geçkin öğrenci tipi çoğaltılmak üzere belirlenmiş. Her ne olursa olsun muziplik konusunda öğretmenler öğrencilerle pek yarışamazlar. Mesela günümüzde çokça yer alan “Trendy Çocuk” ve “Küçük Ağa” öğrenci tipi. “Onun için sadece ve sadece; ‘trend’ler önemlidir!.. O yükselen trendlerin çocuğudur!.. Düşen trendler onun defterinde yazılı değildir… Yükselen trendlere bakarak saçına, başına, kılığına, kıyafetine şekil verir… Değişen moda akımları onun için felsefi akımlardan çok daha önemlidir!.. Sahi felsefe ne ki, akımı ne olsun?.. O trend neyse onu bilir…”[n8]  Akşamları televizyonda çok fazla mafyalı, kanlı, bol ağalı, entrikalarla dolu dizileri izleyen “Küçük Ağa” öğrenci tiplerine dair de kitaptan kısa bir alıntı yapalım: “Aklı fikri o dizilerdeki gibi karanlık birer mafya babası ya da aşiret ağası olmak, sonrasında da geleni vurdurup, yok etmektir!.. Bu tipler sabah okula geldiklerinde akşam bu dizilerden öğrendiklerini anında uygulamaya kalkışıp, okulda hemen bir çete kurarak işe başlar!..” [n9] [n10] Yazarın bu devirde olur şey değil dediği “Efendi Çocuk” öğrenci tipine de pek tabi yer verilmiş: “Her zaman temiz ve şık giyinir… Olgun ve mağrurdur… Yaşından daha büyük gösterir… Fakat tüm bunlara rağmen son derece gösterişsizdir… Davranışlarına çok iyi hâkim olur… (zaten bundan başka bir şeye de hâkim değildir!.. Örneğin; ayağına hâkim olmadığı için çok iyi top sektiremez!..)” Her ne kadar öğretmenlere kafayı taksalar da ne de olsa öğrenciler de aynaya bakmaktan hoşlanır. Hele de o yaşlarda.  Bu yüzden kitabın okuyucusu daha çok gençler olacağı için ben sizlere ele alınan tüm öğrenci tiplerinin adlarını sıralayım: “Sütaş” öğrenci tipi; “Dalkavuk” öğrenci tipi; “Kaytarmacı” öğrenci tipi; “Zekâ Fazlası” öğrenci tipi; “Kalıtsal Embesil” öğrenci tipi; “İş Bitirici” öğrenci tipi; “Lolita” öğrenci tipi; “Fırlama” öğrenci tipi; “Arka Sıradaki Ceset” tip; “Düşük Çene” öğrenci tipi; “Bezgin” öğrenci tipi; “Şamaroğlanı” öğrenci tipi; “Mızmız” öğrenci tipi; “Rocker” öğrenci tipi; “Artiz” öğrenci tipi; “Yuppi” öğrenci tipi; “Hanım Kız” öğrenci tipi; “Kafayı Sıyırmış” öğrenci tipi… Nasıl ama hepsi de yetişkinler cephesinin bir yansıması değil mi? Bir ülkenin gençlerinin profilini çıkarırken yetişkinlerinin profiline bakmanız da yeterli olabilmekte.

    Kitapta da belirtildiği üzere ülkemizde çoğunlukla neden okullar en çok teneffüslerde sevilen bir kurum olurlar? Bence burada kelimenin ilk anlamına da bakılmalı; solunum. Yani nefes almadan hayatımızın da noktalanacağını düşünürsek… Tabi burada yazarın da vurguladığı teneffüs; temiz hava alıp dinlenme zamanını ifade etmekte. Ağaçları, yeşili yok etmeye çalışarak, özellikle şehirde beton yığınlarının çevrelediği okullarda ne kadar temiz hava alındığı tartışılır. Teneffüs’ün dinlenme tarafına bakarsak da, bazen verilen zamanın azlığı nedeniyle öğrencilerin pek dinlediği değil koşturduğu söylenebilir. Hele de sınıfınız beşinci, altıncı kattaysa ve okul bahçesine inmek istiyorsanız. Ama okulda çalışmış bir kişi olarak size tavsiyem sakın zilin çalacağı anda bir sınıfın önünde yer almayın ya da yer alacaksanız önceden ambulans çağırın. Çünkü zilin çalmasıyla birlikte sanki sınıf bir savaş topuna ve öğrenciler gülleye dönüşüyor. Neden acaba (!)

    Kitabın dördüncü bölümünde genelde en azından benzerleri denenmiş birçok muzipliğe yer verilmiş. Okuduğunuzda göreceksiniz ancak muziplik konusunda öğrencilerden geri kalmayan öğretmenler olduğu da unutulmamalı. Kitaptan cep telefonu kullanarak kopya çekmekle ilgili bir örnek: “Yazılıda bu tür kopya çeken öğrencisini fark eden öğretmen bir ara kopya çekenin yanında oturan arkadaşını yanına çağırmış ve onun kulağına fısıldamış: ‘Bana arkadaşın Hamdi’nin cep numarasını ver bakiiim!..’ Öğrenci durumu çakmış ve vermek istememiş ama bakmış ki pabuç pahalı, öğretmen ısrarcı, numarayı verip yerine oturmuş… Bizim öğretmen az sonra cep telefonundan kopya çeken öğrencisi Hamdi’ye acı bir mesaj geçmiş: ‘Hamdiiii merhabaaa!.. ben öğretmenin Cevahir, şu anda kapsama alanımdasın, bana burdan da sıfır verme zevkini yaşattığın için sağol, şimdi ayağa kalkıp o sıfır almış kâğıdı bana getir!..” [n11] Kopya çekmekten bahsetmişken, malum çağımızın önemli buluşlarından kopyalama üzerine kitabın altıncı bölümündeki “Öğretmen-Öğrenci-Okul ve Eğitim İçin Söylenmiş Özlü-Tozlu Sözler”den de bir alıntı yapalım. Bu söz Kimya öğretmeni Şahap’a ait: “İnsan kopyalamaya mutlaka bir sınır getirilmeli, en azından tüm sınıflarını kopya çekerek geçen bir öğrencinin kendini kopyalatma isteği anında reddedilebilmeli!..” [n12]  Bir de Cihonfüçyüs’un sözüne bakalım: “Okuldayken çok kopya çekmiştim, şimdi herkesin kopya olduğu bir hayatı çekiyorum!..” [n13]  Bu bölümde özellikle öğrencilerin ilgisini çekecek kırka yakın özlü ama bölümde belirtildiği gibi tozlu değil maalesef üzeri tozlanmamış kırka yakın söz var.

    Problemler… Okul hayatınız bittiğinde problemlerden de uzaklaştığınızı hiç sanmayın çünkü esas mezun olduktan sonra karşınıza problemler çıkıyor. Ve sanırım problem çözmediğinizi fark ettiğinizde hayatınızın da bittiğini fark edeceksiniz çünkü kişisel kanaatim de, hangi konumda olursanız olun hayat problem çözmek üzerine kurulu.  Problemlerden kaçtığınız doğrultuda hayat da sizden kaçıyor. O yüzden siz siz olun problemlerle iletişim kurmaya ama en önemlisi çözmek için uğraşmaya bakın. Ve çözerken fazla çözülmemeye dikkat etmenizi öneririm, toparlanması zor olabilir. Problem olur da muziplik olmaz mı? Kitabın yedinci bölümü ‘Problemler ve Ders Konularıyla İlgili Akla Hayale Gelmedik Muziplikler” üzerine. Yazıyı uzatmayıp kitaptaki bir hız problemine yer vermeyi uygun buldum (!) “SORU:Hızı saatte 60 km olan bir kamyon Ankara’dan Erzurum yönüne hareket ediyor… Bundan tam 2 saat sonra da hızı saatte 90 km olan bir otomobil aynı yerden aynı yere doğru hareket ediyor… O otomobil o kamyona kaç saat sonra yetişir?.. CEVAP: Bir kere hızı saatte 60 km olarak Ankara’dan yola çıkan kamyon kısa bir süre sonra hızını önce 90 kilometreye, daha sonra da 120 kilometreye çıkarır… Otomobilse hız yapmaya 90’la başlayıp 160’la filan devam eder… Bu iki araç birbirlerine en kısa sürede yetişmekle yetinmeyip, Erzurum’a kalmadan zincirleme bir kazada buluşurlar!..” [n14] 

    Cihan Demirci pek tabi ki kitabın beşinci bölümünde kendi okul anılarına da yer vermiş. Tahmin edeceğiniz gibi kendisi daha ilkokul yıllarından elle mizah dergisi hazırlamaya başlamış. Lise 2’de ise “DESTUR” adlı Lise 3’ün sonlarına kadar 12 sayıya çıkartmayı başardığı bir dergi yapmış. Evet sınıfında ve yan sınıfta elden ele dolaşan her sayı için bir adet dergi yapmış. Bu dergide nelerin ele alındığını, daha doğrusu derginin konusunu kimlerin oluşturduğunu da pek tabi tahmin edersiniz. Zaten kendisi bu sıralarda Hababam Sınıfı’nı aratmayacak bir sınıfta okumuş. İşte tüm bu anılar ve diğer başka bölümler kitapta.

    Ben bu kitap vesilesiyle değerli tüm öğretmen ve öğrenci arkadaşlarımı sevgi ve saygıyla anıyorum. Diğerleri mi? Beynim onları öyle bir silmiş ki hatırlayamıyorum. Ne de olsa ben silginin birçok çeşidinin var olduğu bir dönemde öğrenim gördüm (!)


 [n1]Cihan Demirci, çıkarın kağıtları muziplik yapıcaz, sf.15-16 , Say Yayınları, 2003, İstanbul

 

 

 [n2]Cihan Demirci, çıkarın kağıtları muziplik yapıcaz, sf.11 , Say Yayınları, 2003, İstanbul

 

 [n3]Cihan Demirci, çıkarın kağıtları muziplik yapıcaz, sf.47 , Say Yayınları, 2003, İstanbul

 [n4]Cihan Demirci, çıkarın kağıtları muziplik yapıcaz, sf.22 , Say Yayınları, 2003, İstanbul

 

 

 [n5]Cihan Demirci, çıkarın kağıtları muziplik yapıcaz, sf.23 , Say Yayınları, 2003, İstanbul

 [n6]Cihan Demirci, çıkarın kağıtları muziplik yapıcaz, sf.23-24 , Say Yayınları, 2003, İstanbul

 [n7]Cihan Demirci, çıkarın kağıtları muziplik yapıcaz, sf.31-32 , Say Yayınları, 2003, İstanbul

 [n8]Cihan Demirci, çıkarın kağıtları muziplik yapıcaz, sf.89-90 , Say Yayınları, 2003, İstanbul

 [n9]Cihan Demirci, çıkarın kağıtları muziplik yapıcaz, sf.101 , Say Yayınları, 2003, İstanbul

 

 [n10]Cihan Demirci, çıkarın kağıtları muziplik yapıcaz, sf.89 , Say Yayınları, 2003, İstanbul

 [n11]Cihan Demirci, çıkarın kağıtları muziplik yapıcaz, sf.119-120 , Say Yayınları, 2003, İstanbul

 [n12]Cihan Demirci, çıkarın kağıtları muziplik yapıcaz, sf.148 , Say Yayınları, 2003, İstanbul

 [n13]Cihan Demirci, çıkarın kağıtları muziplik yapıcaz, sf.152 , Say Yayınları, 2003, İstanbul

 [n14]Cihan Demirci, çıkarın kağıtları muziplik yapıcaz, sf.157-158 , Say Yayınları, 2003, İstanbul

 

  Sinema salonlarına yıllardır gitmeyen belki de hiç gitmeyen kaç kişi vardır… Sinemanın üzerimizde bıraktığı şaşırtıcı, çekici etkiyi sağlayan; büyüleyen en önemli etkenlerden biri karanlık sinema salonları değil mi? Ama çağımızda yaş, dil, din, kültür, sınıf farkı ayırt etmeksizin günlük yaşamın bir parçası halinde sinemayı ayağımıza getiren bir kutu herhalde hepimizin evinde; televizyon. “Bir yandan sinema sanatından yararlanan insanların sayısı artarken, öte yandan onun içerdiği yanılsamacı etkiler de yaygınlaşmakta ve zaten günlük yaşamın sıkıntıları içinde boğulup ne yapacağını şaşırmış duruma gelen geniş kitleleri akıl almaz düş dünyalarının tutsağı haline getirmektedir.”[n1]  Fakülte hocam Mutlu Parkan’ın “brecht estetiği ve sinema” adlı kitabını[n2]  80’li yılların başında yazdığını göz önüne alarak ben de (ki benim keşfettiğim bir şey değil) bir ekleme yapayım; televizyon sonrasında bilgisayar diyerek. Cep telefonlarını eklemeli miyiz (!)

    Parkan’ın burada söz ettiği sinema, izleyiciyi duygusal olarak etkilemeye çalışan dram sanatının mirasçısı geleneksel sinemadır. “Zaten yüz yıla yaklaşan sinema tarihinin, adı geçen geleneksel sinemanın dışında bir sinemaya tanıklık ettiği pek söylenemez.”[n3] [n4] 

    Sinemada birçok akım ortaya çıkmış ancak “geleneksel sinema, kendi içinde beliren çeşitli yalpalamalara, zikzaklara rağmen gelişimini sürdürmeye devam etmiş ve geniş seyirci kitleleri için bir «düş makinası» olma işlevini televizyon dizilerine de aktararak, günümüze kadar gelmiştir.” Aykırı üslubuyla çektiği, toplumsal eleştirilerin yer aldığı çarpıcı filmleriyle tanınan İtalyan film yönetmeni, şair, roman yazarı Pier Paolo Pasolini’nin ‘Plansekans ya da Gerçeğin Semiyolojisi: Sinema’da[n5]  belirttiği üzere, seyirciyi büyülemeye hizmet eden «afyon» işlevi gören sadece sinema-dram değildir. Gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya koyan filmler de seyirciyi büyüleyerek «afyon» işlevi görmektedir çünkü gerçek de büyüleyicidir. Ama nasıl? Doğaldışı bir büyüleyicilik.  

    Bizi insan yapan en temel özelliklerimiz arasında biri vardır ki; yaşama aktif olarak katılma ve katılımın içinde yönlendirme, değiştirme gücü. İşte geleneksel sinemanın estetik yapısında bu gücün tüketilmesi hedef alınmakta. Bu gücü ortaya çıkarma çabaları olmuştur. Ancak Parkan, Brecht’in estetik kuramının görmezlikten gelinmesi nedeniyle aydınlatıcı sonuçlara ulaşılmadığına dikkati çekmekte. Ve çekim öncesinde sinema estetiğinin günümüzdeki sorunlarına değinmekte.

    İzleyiciyi avutan, oyalayan, hoşça vakit geçirmesi üzerine kurulan yani eğlendiren filmler daha çok ticari kaygılarla oluşturulmakta. Ve bu oluşum farklı türlere rağmen, ne kadar çok izleyiciye ulaşırsa hedeflenen «kâr» elde edilmekte.

    Başka hayatlarla yaratılan gerginliğin ve özdeşleşmenin gitgide zirveye çıkıp azalması sonucu oluşan haz ilkesi çerçevesinde kurulan geleneksel sinemada izleyici, kendi yaşantısından bir saati geçkin bir zamanda uzaklaşmakta. Uzaklaştığı en önemli durum ise zihinsel faaliyeti olmakta. “Bu seyircinin yaşamda üretim süreci içinde her gün ve her gün tükenmekte olan aktivitesinin, bir film boyunca yaşamdakine benzer bir yaşantı içinde bir kez daha tüketilmesinden başka bir şey değildir. Böylece seyirci kendisine sunulanları herhangi bir eleştiri süzgecinden geçirmeksizin kabullenmek zorunda kalmaktadır.”[n6]  Bu kabulleniş, tükenişte filmler izleyicide, acıma ve korku duyguları (günümüzde bu duygulara öfke, nefret, sevgi, erotik duygular da eklenmiştir) uyandırarak ruhlarını tutkulardan arındırmalarına; «katharsis»e[n7]  ne ölçüde hizmet etmektedir? “Dolayısıyla sinemanın günümüzdeki estetik sorunları içinde odak noktasını oluşturması gereken gerçeklik kavramı değil, özdeşleşme ve katharsis kavramları olmalıdır.” [n8] 

    Kitapta, sinemanın varoluş nedeni olan ve varlığını sürdürdüğü sürece var olacak olan gerçeklik izleniminin kendisine varoluşu bahşetmiş olan yaşam gerçeği ile birlikte tartışılmasının gerekliliğine dikkat çekilmekte. Gerçeklik izleniminin, katharsis yaratmayacak şekilde denetim altına alınması, yaşam gerçeğinin sorgulanması, sırrın orada aranması vurgulanmakta. “Bilimsel bir yöntemi getirecek olan alıcının arkasında yer alacak olan insan beynidir. İnsan sadece şey (meta) olmayıp, aynı zamanda şeyleşmenin metaın fetiş karakterinin ve bunun sırrının farkına varan insan beyninin sahibi olduğu için, basit bir teknolojik araç olan alıcının arkasında bilimsel bir yöntemle teçhizatlanmış olarak yer aldığı anda, duyularımızın noksan yönlerini giderebilir ve yetersizliklerini tamamlayabilir. Daha doğrusu, bir form, bir görünüş haline gelmiş olan gerçeğin ve onu yöneten yasaların ortaya çıkarılmasını sağlayarak zihnimizdeki yanılsamayı ortadan kaldırabilir.” [n9] 

     Kitabın ikinci bölümü olan Brecht’in estetik kuramına toplu bir bakışta, Brecht’in kuramının «diyalektik tiyatro» olarak adlandırılmasının en uygun olacağı belirtilmekte. Belirtilmekte çünkü buna gerekçe olarak da, kendisinin kuramını, başta Kapital olmak üzere Marksist klasikleri inceleyerek uzun bir teori-pratik sonucu oluşturduğu ve temelinde diyalektik ve tarihi materyalizmin yasalarının yer aldığına dikkat çekilmekte. Ancak önerdiği tiyatronun epik tür içinde var olması nedeniyle «epik tiyatro» kavramı da terk edilmemekte. “Denebilir ki Brecht’in estetik kuramının ruhunu diyalektik ve tarihi materyalist felsefe, bedenini ise epik tiyatro oluşturmaktadır.” [n10] 

    Brecht, kuramını oluştururken seyirci için tehlikeli olduğunu düşündüğü bir kavramdan hareket eder; «katharsis». Aristoteles’in  ‘Poetika’ adlı yapıtında tragedya’nın işlevine ilişkin olarak ortaya attığı ve binlerce yıldır gösteri sanatlarında kullanılmakta olan «katharsis». Bu durum, yaşama aktif olarak katılan ve yaşamı daha iyi kılmak isteyen seyirci için sakıncalı olmakta. “İşte gerçeği yansıtabilme (ayna olma) ereğine yönelen «illüzyonist ve bireyci estetik»e karşıt olarak, Brecht, gerçeği dönüştürebilme (dinamo olma) amacına yönelik «eleştirisel ve diyalektik estetik»i sistematize etmiştir.”[n11] 

    Brecht’in estetik kuramı sekiz temel kavramdan oluşmakta: Naivete, Mesel Çalışması, Epizotik anlatım, Gestus, Yabancılaştırma, Tarihselleştirme, Anlatımcı yapı, Göstermeci oyunculuk. Bu eksenin temelinde ise ‘naivete’ bulunmakta ve ‘yabancılaştırma’ da eksenini oluşturmakta. Şimdi kitapta incelenen bu sekiz temel kavrama kısaca değinelim.

 

    1. Naivete:Brecht’in estetik kuramının temelini oluşturan bu kavramın başına bir kelime daha eklenmekte kitapta; bilimsel. Bilimsel naivite. Bu durum şöyle bir örnekleme ile açıklanmış. Binlerce yıldır ağaçtan düşen elma için Newton şu soruyu sormuştur: “Neden düşüyor?” , “Nasıl düşüyor?” Newton, yapılmış bütün açıklamalardan farklı olarak elmanın düşüşünü ‘anlaşılmaz’ ve ‘yabancı’ bir olay olarak kendine sorduğunda yerçekimi yasasını keşfetti; yani görünenin ardındaki gerçeği. “İşte Brecht’in, estetik kuramının temeline oturttuğu bu tutum, Newton’un «bilimsel naivite» olarak adlandırılabilecek tutumudur.” [n12] Gerçeği açıklama ve dönüştürme, insanlar arasındaki toplumsal ilişkilerde algı yanlışları, yanılsamalar gibi gözlerin bağlandığı durumlarda hedeflenmekte. İşte bu hedefe «bilimsel naivite»yle ulaşılmakta. Bu ulaşımın uygulanabilmesinin koşulu da «mesel çalışması».

 

    2. Mesel Çalışması: Burada ekipteki herkes bir analiz çalışması yapmakta. Tiyatrodan yola çıkarsak; oyuncular, dekoratörler, maskçılar, kostümcüler, müzikçiler gibi ekibi oluşturan tüm birimler düşünülmeli. “mesel bir yapıtın ilk bakışta ve düz bir okumayla bulgulanması mümkün olmayan toplumsal anlamıdır. Mesel çalışması boyunca sürdürülen naiv tutum aracılığıyla, toplumlar ve insanlar arası ilişkileri yöneten yasalar tanınır kılınır.” [n13] Kitapta bu naiv tutumun nasıl olacağı dört şıkta anlatılmakta: “a) Ekibin tümünün metne karşı mesafeli bir tutum alarak metnin görünen mantığına teslim olmamasını b) Metindeki çelişkilerin keşfedilmesini c) Metnin parçalanarak, metindeki durakların belirlenerek, epizotik anlatıma varılmasını ve nihayet d) Ekibin bilinç düzeyinin belirlenerek, neyi, ne ölçüde gerçekleştirebileceğinin tespit edilmesini de sağlar.” [n14] 

 

    3. Epizotik Anlatım: Epik kavramı, Aristoteles’den bu yana kullanılmakta. Zaten kelimenin kökenine de baktığımızda epos/destan tanımından anlaşılacağı gibi o dönem şiirinin özelliği olarak istenildiği kadar uzatılmasıdır çünkü konuyla ilintili birçok olay gösterilebilmekte. İki koro şarkı arasındaki bölümler; epizotlar metni süslemekte.

    Brecht’in, duygusal isteklerin eylemlere dönüşmesiyle ortaya çıkan, kendi içinde bütünsel bir olayın çatışmalar, çelişkiler temelinde seyirciyi duygusal olarak etkilemeyi amaçladığı; dramatik tiyatro ile özdeşleşmeyi kıran, anlatıcı, göstermeci, tiyatronun yanılsamacı etkilerine karşı çıkan, seyircinin olayları yargılayarak kavramasını ve değiştirerek değişmesini amaçlayan; epik tiyatro karşılaştırması bu konu hakkında daha açıklayıcı olmakta:

 

“Dramatik Tiyatro’da; Seyircinin ilgisi oyunun sonu üzerine toplanır; Her sahne bir öteki için vardır; Organik bir büyüme; Olaylar düz bir çizgi üzerine gelişir; Olayların akışı evrimsel bir zorunluluğu içerir.

 

Epik Tiyatro’da; Seyircinin ilgisi oyunun yürüyüşü üzerine çekilir; Her sahne kendisi için vardır; Montaj tekniği; Olaylar eğriler çizer; Olaylar sıçramalıdır.” [n15] 

 

    Özdeşleşmeye dayalı geleneksel dramatik anlatımda ‘katharsis’e ulaşılırken, özdeşleşmenin denetim altına alındığı epizotik anlatımda ‘bilinçlenme’ görülmekte. İnsanlar yaşam deneyimi boyunca edindiği algısal bilgileri oyun boyunca, aktif zihinsel faaliyetiyle sıçratarak bilimsel bilgi (ussal bilgi) düzeyine ulaştırmakta. Ve artık seyirci bu ulaştığı noktadan yaşamını sürdürmekte.

 

    4. Gestus: Naiv tutumun oyunculuk düzeyindeki karşılığı olan ‘gestus’da, sözü ifade edecek davranış (mimesis, taklit) yerine sözün arkasındaki görünmeyen anlamı gösterecek davranış ortaya çıkarılmakta. “Brecht’in estetik kuramında, anlatılacak olayların toplumsal anlamı demek olan mesel’in seyirciye aktarılmasında çıkış noktası söz değil, daima toplumsal bir anlamı ifade eden davranıştır.”  [n16] Burada önemli olan figür’ün sözleri değil, mesele uygun yer alan insan ilişkilerindeki olası davranışların yer alması. Dille jest arasındaki uyumsuzluk toplumsal gestusu vermekte. Oyuncu, role dair elde ettiği eleştirel bakış açısını seyirciye geçirmekte ancak bunu mesel çalışmasının ve sonrasındaki araştırmalarıyla ortaya çıkarmakta. “Gestuslar, eylemde bulunan kişinin eylemlerini kestiğimiz ölçüde çoğalır. Yani Gestus’ların elde edilmesi için epizotik bir yapı zorunludur ve epizotik yapıya ulaşılmaksızın Gestus’ları elde etmek ve çoğaltmak mümkün olmaz.” [n17]   

 

    5. Yabancılaştırma: Bir olayı ya da karakteri yabancılaştırmada ilk olarak, onu kendiliğinden-anlaşılırlığı’ndan, bilinirliğinden, görünümünden uzaklaştırıp merak, şaşkınlık uyandıracak bir konuma getirilmekte. Yabancılaştırma, oyunculuk düzeyinde ifadesini gestus’larda bulmakta. “Yabancılaştırma efektleri, gestus’ların yanı sıra, ışık, ses, ses-görüntü ilişkisi ve çelişkisi, müzik (Brecht bir «Gestus Müziği»nden söz etmektedir), dekor, kostüm ve makyaj gibi teknik ve artistik araçların belirli bir sistematik içinde, mesel’e uygun bir şekilde kullanımıyla elde edilirler.” [n18] Epik ya da diyalektik tiyatroya zenginliğini veren sonsuz sayıda yabancılaştırma efekti bulunmakta.

 

    6. Tarihselleştirme: Tarihsel olsun ya da olmasın bütün olayları tarihsel olarak ele almak. Böylelikle güncel olan güncelliğinden çıkarılmakta, belirli bir tarihi anın ürünü olarak gösterilmekte. Ve bu gösterimde güncel olanın egemenliği tartışılmakta ve seyirci dışarıdan bakış açısına sahip olmakta. Bu bakış açısıyla da yaşadığı toplumsal anın eleştirilip değiştirilebileceğini kavramakta.

    “Tarihselleştirme, mesel çalışmasıyla elde edilmiş toplumsal anlamın, tarihsel boyutunu vermenin sanatsal aracı olarak da tanımlanabilir.” [n19] 

 

    7. Anlatımcı Yapı: Brecht’in estetik kuramında anlatımcı yapının var olma koşullarının anlaşılabilmesi, bilimler felsefesini bilimsel yöntem araştırması kapsamında değil de, ilkelerin belirlenmesi çerçevesinde ele alınmasıyla; epistemolojik (bilgibilim) bir yaklaşımla mümkün olabilmekte. Anlatımcı yapı epistemolojik bir sorun olarak ortaya çıkmakta ve estetik ifadesini epizotik anlatımda bulmakta.

    “«Brecht için gerçekçi sanat ‘ideolojilere karşı realitenin yönlendirdiği ve gerçekçi duyguları, düşünceleri ve eylemleri mümkün kılan bir sanattı.» İşte, Brecht’in estetik kuramında çok önemli bir yer tutan anlatımcı yapı Brecht’in bu düşüncesinden kaynaklanmaktadır.” [n20] 

 

    8. Göstermeci Oyunculuk: Bu oyunculuk anlayışı Brecht öncesinde Çin tiyatrosu olmak üzere Uzakdoğu tiyatrosunda vardı. Özdeşleşmeye tamamıyla karşı olan bu tiyatro anlayışından farklı olarak Brecht, özdeşleşmeyi tümüyle red etmeyip yalnızca denetim almayı sağlayacak diyalektik bir oyunculuk anlayış düzeyine ilerletmeyi hedeflemiştir. “Brecht’in estetik kuramı, özdeşleşmenin seyirciye katharsis’e ulaştırma işlevini ortadan kaldırmış, ancak estetik değerini korumuştur.” [n21] 

    Epik-diyalektik sanatta seyirci, telkinler dışında kalarak, özgür iradesiyle doğrudan öğrenerek eğlenmekte ve bu da kalıcı olmakta.

    “Brecht’in gerçekçilik anlayışı «toplumcu» olmaktan çok devrimci olarak adlandırılabilir. Çünkü temelinde yer alan dünya görüşünün özüne uygun olarak, bütün adlandırmaların ötesinde «eleştirel»dir.” [n22] 

    Ve kitabın üçüncü bölümü; Brecht’in Estetik Kuramının Sinema Üzerindeki Etkileri. Brecht film yönetmedi ancak yer yer kendisinin de yönettiği, senaryosunu yazdığı ve ekibiyle çalışıp sahip çıktığı tek film Slatan Dudov’un yönettiği ‘Kuhle Wampe’dir.  ‘Kuhle Wampe’ dışında hiçbir film Brecht’in gözüne giremedi. Kitapta film üzerine ayrıntılı bir inceleme vardır. Okunduğunda Brecht’in estetik kuramının  sinema üzerindeki etkileri daha anlaşılır olmakta. Kimi yönetmenlerin Brecht’in estetik kuramıyla ilgisi olmamakta ancak filmlerinin temelinde yatan naiv tutum, bu filmlerin Brechtçi bir sinemanın örneği olarak görülmesine neden olmakta; senaryosunu   Şerif Gören ve Yılmaz Güney’in yazdığı, Yılmaz Güney’in yönettiği, yapımcılığını da Cevat Alkan’la üstlendiği, baş rolünü oynadığı “Umut” (1970) ile senaryosunu Federico Fellini ve Tonino Guerra’nın yazdığı, Federico Fellini’nin yönettiği “Amarcord” (1973). Brechtçi estetik bazı çizgilerin görüldüğü ya da bu çizgiden yola çıkmasalar da bazı noktalarda bu estetik çizgiyi çağrıştıran diğer filmler: fikrini Orsan Welles’in verdiği Charlie Chaplin’in senaryosu yazıp yönettiği, yapımcılığın da üstlendiği, baş rolünde oynadığı “Monsieur Verdoux”  (1947); Michelangelo Antonioni’nin senaryosunu yazıp yönettiği “L'Avventura/Macera” (1960) , “La Notte/Gece” (1961) , “L'Eclisse/Batan Güneş” (1962) adlı filmleri; Claude Chabrol’un “Les Bonnes Femmesi (1960). Brecht’den etkilenmese bile esinlenen bir diğer önemli yönetmen de Alain Resnais. “Hiroshima Mon Amour/Hiroşima Sevgilim” (1959) , “Je t'aime, je t'aime (1968) adlı filmlerinde bu esinlenme hissedilmekte. Ve Françesco Rosi’nin “L’Affaire Mattei” , “Lucy Luciano/Talihli Gangster” adlı filmleri. Jean-Marie Straub’un Heinrich Böll’ün romanından Jean-Marie Straub ve Danièle Huillet’in uyarladığı “Nicht versöhnt oder Es hilft nur Gewalt wo Gewalt herrscht” (1965). Ve Brecht’in sürgün yıllarında yaşadığı Hollywood’daki dostu ABD’li sinema ve tiyatro yönetmeni Joseph Losey’in filmleri ve Losey’in, sinemasında Brechtçi çizgilerin görüldüğü söylenen yönetmenler üzerine yaklaşımlarına kitapta yer verilmekte. Joseph Losey, 1930’lu ve 40’lı yıllarda tiyatro yönetmenliği yaptığı Broadway’de Brecht’in “Galileo Galilei” adlı, ülkemizde de ‘Dostlar Tiyatrosu’nca sahnelenen tiyatro oyununu yönetmiştir.

    Kitap okunduğunda tüm bu filmlerin ve yazıda yer vermediğim diğer başka filmlerin, yönetmenlerinin, hangi noktalarda Brechtçi estetik yapı ile ilişkilendirildiği verilen örnekler ve saptamalarla anlaşılmakta. Kimisinde geleneksel dramatizasyonun ret edilişi, mesel çalışmasının görülmesi, naiv tutumun gözlenmesi, kimisinde de Brecht’in oyunlarındaki özgürlük arayışından etkilenmeler, dramatik eğrinin parçalanması, özdeşleşme yönelimlerinin denetim altına alınması, epizotik yapının uygulanması, yabancılaştırma, tarihselleştirme efektleri, eleştirel perspektif sunmalar, seyirciye zihinsel faaliyet alanı yaratmalar, yerli yerinde kullanılan gestuslar görülmekte. Ancak bu çağdaş yönetmenler arasında bir kişi vardır ki Brechtçi bir sinemanın en yetkin örnekleri sunduğu belirtilmekte. Bu kişi, konudan ziyade üslup ile tekniğin ön planda olduğu; yönetmenlerin kendilerine özgü dillerini ortaya koydukları filmlerle oluşan“Yeni Dalga” akımıyla tanınan Jean-Luc Godard. Kendisi daha çok  senaryosuz çektiği “À Bout de Souffle/Serseri Aşıklar (1960)” adlı ilk uzun metrajlı filmi  ile tanınmakta.

    Godard’ın ülkemizde “All's Well” adıyla gösterilen Tout va bien/Her Şey Yolunda” (1972) filmi Brechtçi sinema yolunda  adım adım gelişen estetik çizgisinin doruk noktası olmakta. “Bu filmde Brecht estetiğinin istisnasız tüm öğeleri mükemmel denebilecek bir sinematografik karşılık bulmuştur. Gestus’lar, yabancılaştırma ve tarihselleştirme efektleri, epizotik bir yapı içinde, seyirciyi, sürekli bir zihinsel faaliyette bulunmaya ve bu aktif tutumun sonucunda yaşanan gerçeğe dair yargılar vermeye yönlendirecek bir işlev görürler. Sinemanın bütün teknik olanakları görünen’in ardındaki gerçeğin  keşfedilmesine yardım edecek şekilde kullanılmıştır. Filmdeki, reklam filmi sekansında başvurulan ses ve görüntü öğelerinin karşıtlığı ve birliği (zıtların birliği ve mücadelesi!) bunun bir örneğidir ve belki de sinema tarihinin en başarılı yabancılaştırma efektidir.” [n23] 

    Kitabın sonuç bölümü öyle kısa bir özetlemenin yer aldığı bir bölüm değil. Kitabı okuduğunuzda birçok başlık altında değinilen konuları, gözlemleri, analizleri göreceksiniz.

   Brecht’in Estetik Kuramının Sinema Üzerindeki Etkileri ile ilgili olarak ülkemizde Sinema eğitimi veren fakültelerde akademisyenler ve öğrencilerin işbirliğiyle acaba kaç çalışma yapılmıştır? Yapılsa bile her yıl bu alanda yapılacak bir çalışma nasıl olmalıdır? Bu soruyu ben de yanıtlamak istiyorum. Hem de birçok kişinin bildiği önerilerle.

    Brecht’in Estetik Kuramı üzerine yerli ve yabancı kaynakların taranması, okunması, tartışılması, yazılan yazılarla bildiriler yayınlanması; Mutlu Parkan’ın kitabında yer verdiği filmlerin bir araya getirilip izlenmesi, karşılaştırılması, tartışılması ve yine bildiriler olarak kitaplaştırılması; Brecht’in estetik kuramının sekiz temel kavramı; Naivete, Mesel Çalışması, Epizotik anlatım, Gestus, Yabancılaştırma, Tarihselleştirme, Anlatımcı yapı, Göstermeci oyunculukla ilgili olarak sinema bölümü öğrencilerinin kısa film senaryoları yazıp çekmeleri. Burada özgün bir senaryo da yazılabilir, Brecht’in oyunlarının bazı bölümleri günümüze de uyarlanabilir. Ve yapılan tüm bu çalışmaların halkla buluşturulması. Nasıl bir yöntemle mi? Yine Brecht’e dönelim; mesel çalışması olarak. Belki de Brecht’in doğum yıldönümü olan 10 Şubat 2011’de (bir yıl içerisinde hazırlanarak) böylesi bir etkinlik gerçekleşir, kim bilir?


 [n1]Mutlu Parkan, Brecht Estetiği ve Sinema, sf.11 , Dost Kitabevi Yayınları, 1983, Ankara

 [n2] Mutlu Parkan’ın “Brecht Estetiği ve Sinema” adlı kitabı 2000 yılında ‘Donkişot Yayınları’ndan basılmıştır ve muhtemelen daha da kapsamlı olabilir. Benim okuyup izlenimlerimi aktardığım kitap ise yaptığım alıntılarda belirttiğim üzere ‘Dost kitabevi Yayınları’nın Ekim 1983 baskısıdır.

 [n3]Mutlu Parkan, Brecht Estetiği ve Sinema, sf.11 , Dost Kitabevi Yayınları, 1983, Ankara

 

 [n4]Mutlu Parkan, Brecht Estetiği ve Sinema, sf.12 , Dost Kitabevi Yayınları, 1983, Ankara

 [n5]P.P. Pasolini, «Plansekans ya da Gerçeğin Semiyolojisi: Sinema», Yeni Sinema, Sayı 27, s.26

 [n6]Mutlu Parkan, Brecht Estetiği ve Sinema, sf.18 , Dost Kitabevi Yayınları, 1983, Ankara

 

 [n7]Aritoteles’in tragedyanın işlevine ilişkin olarak binlerce yıl önce getirdiği görüş.

 [n8]Mutlu Parkan, Brecht Estetiği ve Sinema, sf.19 , Dost Kitabevi Yayınları, 1983, Ankara

 [n9]Mutlu Parkan, Brecht Estetiği ve Sinema, sf.25, 26 , Dost Kitabevi Yayınları, 1983, Ankara

 

 [n10]Mutlu Parkan, Brecht Estetiği ve Sinema, sf. 27 , Dost Kitabevi Yayınları, 1983, Ankara

 

 [n11]Mutlu Parkan, Brecht Estetiği ve Sinema, sf. 28, 29 , Dost Kitabevi Yayınları, 1983, Ankara

 [n12]Mutlu Parkan, Brecht Estetiği ve Sinema, sf. 30,  Dost Kitabevi Yayınları, 1983, Ankara

 

 [n13]Mutlu Parkan, Brecht Estetiği ve Sinema, sf. 32,  Dost Kitabevi Yayınları, 1983, Ankara

 [n14]Mutlu Parkan, Brecht Estetiği ve Sinema, sf. 32,  Dost Kitabevi Yayınları, 1983, Ankara

 [n15]Mutlu Parkan, Brecht Estetiği ve Sinema, sf. 33,  Dost Kitabevi Yayınları, 1983, Ankara

 [n16]Mutlu Parkan, Brecht Estetiği ve Sinema, sf. 36,  Dost Kitabevi Yayınları, 1983, Ankara

 

 [n17]Mutlu Parkan, Brecht Estetiği ve Sinema, sf. 38,  Dost Kitabevi Yayınları, 1983, Ankara

 

 

    Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Yaban” adlı romanında, I. Dünya Savaşı’nda bir kolunu yitirdikten sonra emekli bir asker olarak savaşta askeri olan Mehmet Ali’nin Orta Anadolu’daki köyüne yerleşen  Ahmet Celâl, Bekir Çavuş’a İzmir için şöyle der: “Bir Türk için İzmir ne ise Sivas da odur. Diyarbakır ne ise Samsun da odur. İzmir zapt olundu mu, bütün Anadolu’nun ilmiği düşmanın elinde demektir. Orası kurtulamayınca burası kurtulamaz.”
    9 Eylül 1922 İzmir’in kurtuluşu, Anadolu’nun kurtuluşu ile eşittir. Bu yüzden her 9 Eylül, ulusumuzun tarihsel süreçte tam bağımsızlık ilkesiyle varoluş koşullarından günümüze gelindiğinde de önemli amaçlar kavranarak, ulusal bilinçle kutlanmaktadır. Bu bilinç, İzmir’in bulvarlarına, caddelerine, meydanlarına, heykel ve anıtlarına ve kurum isimlerine de yansıtılmıştır. Yetişkinlerin bildiği bu yansımaları çocuklarımıza hatırlatmalı. Ama “9 Eylül” isimli yerlerden önce Hasan Tahsin ile başlamalı. Sınırlarını, siyasal, ekonomik, askeri güç ve nüfuz alanlarını sürekli genişletme politikası güden emperyalist ülkelerin işgal ayakları 15 Mayıs 1919’da İzmir’e basar basmaz, ilk kurşunu ateşleyerek Türk direnişini başlatan yurtsever gazeteci Hasan Tahsin’in, heykeltıraşımız Turgut Pura tarafından yapılan “İlk Kurşun Anıtı”, İzmir Büyükşehir Belediyesi önünde yer almaktadır.
    Bir İzmirli için olduğu kadar başka şehirden gelenlerin de gidecekleri adresin yönünü tayin eden meydanlarının önünden kaç kere hızla geçeriz, bir yakımıza buluşmak için randevu  veririz. İzmir’in bu meydanlarından bir tanesi adını bu önemli günden almıştır; 9 Eylül Meydanı. 9 Eylül Meydanı, Sakarya Meydan Muharebesi’nde elde edilen zaferden sonra  Mustafa Kemal’e verilen Gazi unvanından adını alan Gazi Bulvarı ile 9 Eylül 1922’de Birinci Süvari Tümeni Komutanı olarak İzmir’e giren ve bunu telsizle Ankara’ya bildiren Mürsel Paşa’dan ismini alan Mürsel Paşa Bulvarı’nın kesiştiği noktadadır. Yine 9 Eylül Meydanı’nın Konağa giden yönünde, körfezde Konak Pier’e kadar uzanan bir başka bulvar da Fevzi Paşa Bulvarı’dır. Mustafa Kemal, kendisiyle beraber beş kişinin yer aldığı, üstü açık bir arabayla İzmir’e girerken yanında Fevzi Paşa oturmaktadır.  Askerliğinin yanı sıra devlet adamı olarak da görev almış, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk genelkurmay başkanı Fevzi Paşa’ (Çakmak)nın ismi verilmiştir Fevzi Paşa Bulvarı’na.
    Buca, Narlıdere, Alsancak semtlerinde fakülteleri bulunan, İzmir’in üç büyük devlet üniversitesinden biri olan, benim de mezun olduğum ve rektörlüğüne bağlı Dokuz Eylül Yayınları’nda iki yıla yakın çalıştığım Dokuz Eylül Üniversitesi de ismini, bu anlamlı günden almıştır. Konak, Gaziemir, Bornova ve birçok ilçede “9 Eylül” adını taşıyan okullarımız vardır.
    İzmir’in Güzelyalı’dan Alsancak’a kadar ön cephesini teşkil eden kıyı şeridine Büyük Önder  Mustafa Kemal Atatürk’ün ismi verilmiştir. Üçkuyular’dan Konak Pier’e kadar “Mustafa Kemal Sahil Bulvarı”, Konak Pier’den liman da dahil Vahap Özaltav Meydanı’na kadar dolgu sonrası tüm Alsancak kıyı şeridi’ne “Atatürk Caddesi” denilmektedir. İzmir’de birçok okulun isminin yanı sıra, en köklü üç okulundan birine de Gazi’nin ismi verilmiştir; “İzmir Atatürk Lisesi”.
    İzmir’de bağımsızlık mücadelesinde Hasan Tahsin’in ilk kurşunu atmasıyla arkasından gelen  yaralı Kuvayı Milliye subaylarını tedavi eden bir kişi vardır; Baştabib Dr. Mustafa Enver Bey. Kendisinin ismi Kahramanlar semti başlangıcında Şair Eşref Bulvarı ve Mimar Sinan Caddesi arasında, Fuar 26 Ağustos Kapısı bölümünün yanında yer alan caddeye verilmiştir. Üç yıla yakın çalıştığım Namık Kemal Lisesi’ne gidiş ve dönüşlerimde her gün Dr. Mustafa Enver Bey caddesinden geçtim. Kendisinin yanlış hatırlamıyorsam, Cumhuriyet Bulvarı ile Talat Paşa Bulvarının kesiştiği bir noktada büstü de yer almaktadır.
    Hasan Tahsin’in ilk kurşunu atmasıyla başlayan çatışmada Sarıkışla’da esir alınan Türk Askerleri arasında biri vardır; Şehit Fethi Bey. Kordon’da özellikle Rum kesimi içinde Yunanlıların tüm zorlamalarına karşın "Zito Venizelos (Yaşasın Venizelos)" diye bağırmadığı için şehit edilen askerimizin ismi, Cumhuriyet Meydanı ile Konak Pier arasında, Cumhuriyet Bulvarı ve Halit Ziya Bulvarı arasında “Şehit Fethi Bey Bulvarı” olarak yaşatılmaktadır.  
    Kurtuluş Savaşı’nda Büyük Taarruz’un sonunda İzmir’e ilk giren komutan Fahrettin Altay’ın ismi, Üçkuyular’daki meydana verilmiştir. Kendisinin Fahrettin Altay Meydanı’nda bir büstü de bulunmaktadır. Cumhuriyet sonrasında askeri görevlerinden önce ve sonra, başka illerin yanı sıra İzmir milletvekilliği de yapmıştır. 
    Bu yazı burada bitmez. Bildiğiniz ve okuduğunuz gibi “9 Eylül”ün yansımaları çok fazla. İzmir’in merkezindeki bazı yerleri sizlere andım ancak bir de İzmir’in ilçeleri, kasabaları, köyleri var. “9 Eylül”ün mekanlara, meydanlara, sokaklara, bulvarlara, anıtlara yansımaları yazıldıkça çoğalacak bir metne dönüşüyor. Ne dersiniz bu dönüşümü hep beraber yapalım mı? “9 Eylül” ruhunu almış bu yerlerden geçerken durup geçmişin ayak izlerine bakarak, bağımsızlık mücadelesi vermiş bu yurtseverleri analım, onların nasıl bir inanç, kararlılık ve güçle hareket ettiklerini düşünelim.  

 

Bu yazı Cumhuriyet Gazetesi, 4 Eylül 2009 tarihli Ege ekinde yayınlanmıştır.

 

 

     İnsanın kendini bir eşya gibi hissettiği hatta bir eşyadan da değersiz hissettiği dönemlerde her gün birbirine benzer. Bu benzerlik ilişkilere yansır. İlişkilerin sıradanlaşmasından daha da  kötüsü, hayatımızın önceliklerinde en geri sıralarda yer alması.  Kadın-erkek ilişkisi, kadın-erkek-çocuk ilişkisi, anne- baba ilişkisi ve babalarla olan ilişkiler… Babalar, babalarımız, babamız… Eğer onları her yıl tek bir günde, Haziran ayının 3. pazarında anımsıyor, arıyorsak ne kötü… Yine de böylesi günler, uzaklaşan bir ilişkiyi yakınlaştırmak için bir başlangıç olabilir.

    Kolay olmayan, yorucu, çaba gerektiren işlerle kısacası güçle çevrili görülmek istenen babalar…  Bu görüş çağımızda değişime uğradı mı? Ne kadar değişime uğradıysa da ailenin direği olarak görülen babalar hep güçlü olmak zorunda. Peki babalar gücünü çevresine nasıl yansıtır? Nefretle, öfkeyle, ezerek, egemenlik kurarak mı yoksa bilinçle, bilgiyle sevgiyle, ilgiyle mi? Bu soruya tüm babaları genelleyerek bir cevap verilemez tabi ancak toplumların demografik özelliklerine göre ortak paydalarda buluşulabilir.  Buluşulabilse de herkesin babası, hayatının en önemli çağında çok etkilidir. Ve bu etki kimi zaman ya da çoğu zaman kişinin hayatı boyunca sürer. Bazı  zamanlardaysa  bu etki,  kişinin yazar olmasına da yol açar tıpkı Kafka gibi…

    Kafka, ‘Babama Mektup (Brief an den Vater)’ adlı kitabında, babasının hayatında nasıl bir etki yarattığını uzun uzun anlatır. Sağlıklı bir ilişki değildir onlarınki ve bu durum ‘Yargı’, ‘Ateşçi’, ‘Değişim’ gibi eserlerine de yansır. Kafka’nın babasıyla olan ilişkisini tüm açıklığıyla ortaya serdiği mektubu, yazar kimliğinin üslubuyla okuru bir kuyu gibi içine çekmekte. Tahminim, benzer bir ilişkiyi yaşayan okurda bu kuyu daha derinleşecek, geçmişe uzun bir yolculuk olacak. Kalemi güçlü bir yazarın önderliğinde çıkılan bu yolculuğun dönüşündeyse bir arınma ya da hafiflik duygusu hissedebilirsiniz. Ya da babanızla yaşadığınız olayların, izlenimlerin belleğinizdeki izlerine göre bir ağırlık… Bakış açısına göre algılananlar, hissedilenler farklılaşabilir.

    Kafka’nın babası Hermann Kafka, ailesinin ekonomik olarak yoksul bir yaşam sürmesi nedeniyle daha çocuk yaşlarda değişik işlerde çalışmaya başlar. İlerde varlıklı bir ailenin kızı olan Julie ile evlenmesi toplumsal konumunda bir rahatlama sağlasa da kendi azmi, çalışmasıyla bu durumu sağlamlaştırır. Hermann Kafka, sıkıntılı geçen gençlik yıllarından sonra çalışıp çabalayarak sağladığı rahat yaşama ikide bir çocuklarının dikkatini çeker. Kafka, kız kardeşi Ottla’ya yazdığı mektupta babasının bu tavrını şöyle tanımlar: “Ancak, bir noktada bizi suçlamakta gerçekten haklı babam; o da (ister kendi başarısından ister hatasından kaynaklansın) bizim pek rahat bir yaşam sürmemiz; insanı sınamak için açlık, para sıkıntısı ve belki hastalıktan başka ölçüt yok elinde…”

    Kafka, babasından biraz yüreklendirme, biraz güler yüz ve yolunun biraz açık tutulmasını ister ancak bağımsız görünen tüm düşünceleri babası tarafından hemen yadsınır. Bu tutum karşısında sevinçlerini, mutluluklarını gösteremez. Kafka için dünya üçe ayrılır; Birincisi, yalnız kendisi için konan yasaların egemen olduğu, içinde bir köle gibi yaşadığı dünya. İkincisi, kendi dünyasına çok uzak olan, babasının yaşadığı, hükmettiği, buyruklar verdiği ve istedikleri yapılmayınca kızıp içerlediği dünya. Üçüncüsü de, başkalarının buyruklardan ve buyruklara uymalardan bağımsız, mutlu yaşayıp gittiği dünya.

    Babasının istisnai olarak genelde suskun bir ıstıraba gömüldüğü durumları Kafka harikulâde bulur çünkü böyle zamanlarda sevgi ve iyi yürekliliğiyle tüm karşıt güçleri yenen babası, kendisini doğrudan sarıp duygulandırır. Ve babasından seyrek olarak gördüğü bir başka durum; sessiz, memnun, evet diyen bir gülümseyişle bakarak karşısındakini mutlu etmesi… Yapılması hiç de zor olmayan bir şey değil mi? Ve yapıldığında insanı sadece insanı mı? Yaşayan tüm canlıları yaşam enerjisiyle çevreleyen, mutlu eden bir eylem. Tabi samimi olursa.

    Kafka’nın babasının bu istisnai durumlarından biri de, sahip olduğu mağazadan ve aile çevresinden uzaklaştıkça daha güler yüzlü, yumuşak başlı, nazik, saygılı ve samimi olabilmesidir.

    Kafka ne yapsa babası karşısında suçlu hisseder kendisini. Bir kez bile dayak yemediği babasının bağırıp çağırmaları ve bu esnada yüzünde oluşan kızarıklık, pantolon askılarını çarçabuk çıkarıp sandalyede kullanılmaya hazır bekleyişi, kendisi için dayaktan beterdir. Bu durumu mektubunda şöyle anlatır: “Sanki asılmak istenen biri vardı ortada; gerçekten asıldı mı ölür, her şey de kapanıp giderdi. Ne var ki, asılması için gerekli hazırlıkların yapıldığını kendisi de görüp yaşar ve ancak ilmik boynuna geçmek üzere gözlerinin önünde sallanıp durduğu bir sıra bağışlandığını öğrenirse, bu ona yaşamı boyunca acı verirdi.”

    Aralarındaki yabancılaşmanın kendisini alıkoyması sebebiyle Kafka, babasının kendisine sunduklarından yararlansa da bunu, utanç, bezginlik, güçsüzlük, suçluluk bilinci içinde yapmaktadır. Babayla olan ilişkisinin yansıması sonucu çevresindeki insanları erişilmeyecek kadar üstün görür. İnsanlara karşı güvensizliği kendisine karşı güvensizliğe dönüşür, kendi dışındaki her şeyden sürekli korkar.

    Kafka’nın yaşamı baştan sona güçlü ve sert bir baba imgesinin gölgesinde geçer, babasıyla aralarında hiçbir zaman yakın bir ilişki kurulamaz. Bu sağlıksız baba-oğul ilişkisi Kafka’nın içine kapanmasını hızlandırır. Hermann Kafka sadece çocuklarına değil, işadamı olarak yanında çalışanlara da böyle davranır  ve anneleri de bu durumdan fazlasıyla payını alır. Fazlasıyla uyumlu bir kadın olan anneleri, çocuklarına duyduğu sevgiden ve bu sevginin mutluluğundan güç alarak kocasının bu tavırlarına katlanır.

    Babasına anlatamadığı çok şey vardır Kafka’nın. Anlatmayı düşündüğündeyse kendisini ve babasını yaşlanmış bulur. Ve başka bir yazar da tıpkı Kafka gibi babasına anlatamadığı şeyler olduğunu düşünür. Ve o da babasına mektup yazar. Kim mi bu kişi? Oğuz Atay.

   Ölümünden iki yıl sonra yazdığı mektupta Atay,  babasının  bildiği şeylerin yanı sıra bilmediği şeylere de değinir; cenaze töreninin nasıl olduğu gibi. Babasının hayat hikâyesini bahane ederek aslında kendinden bahseder. Ölümünden sonra kendisindeki değişimlere değinir; daha muhafazakâr olur.

    Yazar, babasıyla farklılıklarına, daha az olmakla birlikte benzerliklerine, özellikle yaşı ilerledikçe olan benzerliklerine değinir. Babası kendisini sunmasını hiç becerememiştir. Bu duruma kendini de katan yazar şöyle der kitabında: “Galiba biz, babacığım, birbirimizi hep böyle anlamadan sevdik.” Çevresindeki her şeyi kesin çizgilerle ikiye ayıran baba, bu sınırlarla belirlediği dünyada belirsiz bir biçimde yaşar ve ölür. Mektubun yazıldığı kişi artık değişebilir mi? Mektubu yazan kişi: “Seni artık değiştirmek mümkün değil babacığım; bu nedenle de kendimi de değiştirmenin mümkün olacağını sanmıyorum.” diyerek çözülür. Artık babasını düşündüğünde durmadan gülümseyen yazar bu durumu şöyle anlatır: “Seni sen olarak yaşamak istiyorum. İstiyorum ki evde annem gibi biri olsun ve ben de mutfağa giderek, ‘Burada gene bir şeyler kaynıyor Muazzez,’ diye içeri seslenebileyim ve bana ‘Kaynadığını görüyorsun altını kıs Cemil Bey,’ denilsin ve ben de hiçbir şey yapmadan mutfaktan çıkayım” dese de sonunda babasına tümüyle benzemekten korkarak herkesin sorduğu şu soruyu sorar: “yani ben de sonunda senin gibi ölecek miyim?”

    Oğuz Atay’ın babasının Kafka’nın babasıyla benzerlikleri vardır; sert, duygusuz ve bencil görünmeleri ve aralarında hiçbir zaman, alışılmış baba-oğul ilişkisinin olmaması. İki yazarın da babalarına ‘mektup’ tarzında bir yazıyla seslenmeleri ve psikolojik çözümlemelere de ağırlık vermeleri bir diğer benzerlikleri. Ve en önemlisi babalarından yola çıkarak kendilerini çözümlemeleri. Mektubun kimi yerlerinde babalarını yargılarken o yargıda kendilerine yer vermeleri, babalarıyla ve kendileriyle, yaşamla hesaplaşmaları.

    “Kafka’nın deyişiyle mektup ‘yaşamayı’ değil – bunun için vakit geçtir artık – ‘yaşamayı ve ölmeyi’ kolaylaştırmak için kaleme alınmıştır.”  Oğuz Atay ise bu kaleme almayı mektubunda okura şöyle aktarır: “Yakın çevremde seninle ilgili bir hatıramı anlattığım zaman, ‘Ne güzel,’ diyorlar, ‘Bunu bir yerde kullansana.’ Onun için, çok özür dilerim sevgili babacığım, seni de bir yerde, meselâ bir mektupta kullanmak zorundayım. Geçen zaman ancak böyle değerleniyormuş; insanın geçmiş yaşantısı ancak böyle anlam kazanıyormuş…”

     Kafka’nın kitabında belirtilen önemli bir nokta,  baba oğul arasındaki çatışma her ne kadar Kafka yapıtlarının önemli temalarından biri olsa da, tüm eserlerinin kapısını açacak bir anahtar gibi görülmesinin yanlışlığına düşülmemesi. Oğuz Atay’ın “Babama Mektup” adlı metni ise “Korkuyu Beklerken” adlı hikâyelerinin olduğu kitapta yer almakta. Bu metin öz yaşamsal bir belge midir yoksa kurgulanmış bir hikâye mi? Peki öz yaşamsal olaylardan çıkılarak şekillendirilmiş bir hikâye diyebilir miyiz? Oğuz Atay’ın babası ağır ceza yargıçlığının yanı sıra milletvekilliği de yapmıştır. Ve yazar metninde, babasının milletvekili olarak meclise giriş-gidiş sürecine değinir.  Sonuçta Kafka da “Babama Mektup” adlı kitabında, gerçekleri yorumlamıştır. En önemlisi mektuba ustaca uyguladığı bakış açıları… Babası, kendisi, babası-kendisi, babalar-çocuklar ve dıştan bir yabancı gibi bakan, yorumlayan, dönüştüren kalemi… Aynı bakış açısı Oğuz Atay’da da görülür. Yalnız, Oğuz Atay’ın “Babama Mektup”u okurken Kafka’ya göre arada kendimi gülümserken yakaladığımı itiraf etmeliyim. Ama iki yazarın da kalemlerindeki içtenlik okuru hemen çekiyor, çekmekten öte kim bilir kaç okur bu kitapları okuduğunda bir aynaya bakar gibi babasıyla olan ilişkisini görecek… Görülen yitirilmiş bir ilişki de olabilir, yaşanan bir ilişki de. Hâlâ bu ilişkiyi yaşayanlarınsa şansları var. O buzdağının üstünde yer alan otoriteyi eriterek altta kalan gülümsemeyi çıkarma, sevgi ve aklın işbirliğiyle dalgalara teslim olabilme... Vakit geçmeden bir kulaç siz atın diğer kulacı da babanız atsın ve yol alın ırmakların, denizlerin, okyanusların içinde, biriniz boğulursa diğeriniz kurtarın, güvenerek kurtarın. Evet güvenerek…  

    Emre Kongar “Babam, Oğlum, Torunum” adlı kitabında, babasına olan güvenin nasıl oluştuğunu öyle güzel anlatmış ki… Ve bu güveni anlatırken bu hayat yolunda yürüyebilmenin ya da tökezleyip düşmenin saptamasını da yapmış. Yazının başlangıcını aynen sizlere aktarıyorum: “…bizim, anne-babamızla oluşturduğumuz ailemizde de, sonradan benim kurduğum ailede de esas duygu, sevgiyle birlikte güvendi. Şimdi bu satırları yazarken, bu güven duygusunun nasıl geliştiğini daha iyi anlıyorum: Babanın ya da annenin söyledikleri, senin algıladığın dış dünyayla ne denli uyuşuyor? Senin algıladığın dünya ile anne-babanın sana aktardığı dünya çakışıyorsa, hem onlara karşı güvenin gelişiyor hem de kendini yakın ve uzak çevren bakımından güven içinde hissediyorsun. Yok aile içinde sana aktarılan dünya ile kendi algıladığın dünya arasında çelişkiler varsa, o zaman hem kendini güvensiz bir ortamda buluyorsun hem de tabii anne-babana karşı olan güven duygunu da yitiriyorsun…”  Yitirilen güven belki kazanılabilir ama yitirilen kişiler…  Ölen kişilerle tekrar yüzleşme şansımız olabilir mi?

    Ölüm… Geçen her saniyede yaşanan ölüm… En yakınlarımız öldükçe ölüm de yakınlaşır bizlere. Hele de bu kişilerden biri babamızsa, ölümün artık davetsiz bir misafir gibi hiç beklenmedik bir anda ya da önceden haber vererek geleceği gerçeğiyle yüzleşiriz. Oysaki, hele de çocukken o güçlü babalarımız bizlere hiç ölmeyecekmiş gibi gelirdi değil mi? Babalarımız bizim gözümüz gibiydi. Çoğumuz çocukken babalarımızın penceresinden bakmadık mı dünyaya? Kimilerimizse bu pencereyi hiç kapatmadı ya da aralık bıraktı. Hele de erken yaşlarda yitirdiysek babamızı Cemal Süreya gibi kör olmaz mıyız?

   

“Sizin hiç babanız öldü mü?

Benim bir kere öldü kör oldum

Yıkadılar aldılar götürdüler

Babamdan ummazdım bunu kör oldum

Siz hiç hamama gittiniz mi?

Ben gittim lâmbanın biri söndü

Gözümün biri söndü kör oldum

Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak

Şöylemesine maviydi kör oldum

Taşlara gelince hamam taşlarına

Taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi

Taşlarda yüzümün yarısını gördüm

Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü

Yüzümden ummazdım bunu kör oldum

Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?”

 

  Ve kaybedilen babanın ardından özlem başlar… Aslında babalar yaşarken de özlenmiştir çünkü genelde hep meşguldürler, yapmaları gereken bir işleri vardır. Bu duruma çocuklar da alışır ve o işlerin ne olduğu sorgulanmaz bir hal alır. Çocuklar babalarının kokusunu özleyerek büyür. Çocuk bu durur mu? Sürekli hareket eder, sürekli düşünür babasının ilgisini çekmenin yollarını. Bu durumu Can Yücel dizelerinde ne kadar güzel yansıtmıştır…

 

“Hayatta ben en çok babamı sevdim

Karaçalılar gibi yerden bitme bir çocuk

Çarpık bacaklarıyla -ha düştü, ha düşecek-

Nasıl koşarsa ardından bir devin

O çapkın babamı ben öyle sevdim

Bilmezdi ki oturduğumuz semti

Geldi mi de gidici - hep, hep acele işi!-

Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi

Atlastan bakardım nereye gitti

Öyle öyle ezber ettim gurbeti

Sevinçten uçardım hasta oldum mu

40’ı geçerse ateş, çağırırlar İstanbul'a

Bi helalleşmek ister elbet, diğ'mi oğluyla!

Tifoyken başardım bu aşk oyununu,

Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu

En son teftişine çıkana değin

Koştururken ardından o uçmaktaki devin,

Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için

Açıldı nefesim, fikrim, canevim

Hayatta ben en çok babamı sevdim.”

 

    Edebiyata yansıyan ‘baba’ algısından yola çıkarak, babalar gününe ithaf yazdığım bu yazıyı izninizle ben de kendi babama dair bir iki paragrafla bitireceğim.

    Sen öleli tam yirmi sene oldu baba. 29 Kasım 1988’de ölmüştün 55 yaşında.  Yaşasaydın 76 yaşında olacaktın. O zaman 17 yaşındaydım şimdi 38. Ama yaşasaydın en çok, seninle uzun yürüyüşlere çıkmak isterdim ve başımı omzuna koyarak Pasaport’ta gün batımını izlemeyi… Hayatının bizden önceki zamanını dinlemeyi… Arzularını, hedeflerini, dostluklarını, aşklarını… Şu fotoğraflarındaki hallerini ve kimi zaman da halsizliklerini… Bu halsizliklerinden sıyrılışını…

    Geceleyin uyandığımda seni rüyamda yine gülümserken gördüğümü hatırladım. Herkes uykuda baba.

    Çocukluğumdaki gibi yine elektrikler kesilmiş olsun, ben gaz lambasını yakarım. Gelir misin? Gelir misin şiir okumaya?